Edebi Yazılar 
Siyasi Yazılar 
Yeşil Yazılar 
Şiirler
Araştırmalar
Ekoloji 
Tarihten Sayfalar
Efsaneler
Kasaba Ezgileri 
Kızılderililer
Madımak
İz Bırakanlar
Not Defteri
Duvar
 Atatürk resimleri
 Atatürk gifleri
 Che Guevara
 Çizimlerim
 Gezi Parkı Direnişi
 Çaldağı videoları
 Che Guevara
 Nazım Hikmet
Videolar
 Şiir dinletisi
 Efsaneler
Müzik
 Yerli müzik
 Yabancı müzik
 Kızılderili müzikleri
Oyunlar
Satranç
Genel kültür
Stardoll
   Dost Siteler
  Yakamoz
  Çaldağı
 Tumblr
  Şiir Kenti
Düşünce Tarihi
  TEMA Vakfı
  EGEÇEP
Manidar
      Ziyaretçi Defteri
Kitap
Bu sayfada üyelere özel yazılar bulunuyor. üye girişi yaparak bu yazıları görüntüleyebilirsiniz.

Burayı tıklayarak üye girişi yapabilirsiniz.
Burayı tıklayarak üye olabilirsiniz.

Soru önergesine verilen cevabın düşündürdükleri - 2
4. SORUNUN CEVABI NİYE YOK?
 
Önceki dönem Çevre ve Orman Bakanı olan Prof. Veysel Eroğlu’nun Çaldağı hakkındaki soru önergesine verdiği cevaplarla ilgili ikinci bölümü de “Soru önergesine verilen cevabın düşündürdükleri-2” başlığı altında inceleyelim.

Birinci bölümde, Çaldağı’ndaki maden işletmesi için izinlerin neden ve nasıl verildiğine ilişkin Turgutlu Belediye Başkanı Serhat Orhan’ın aralarında geçtiğini söylediği, ama Bakan Eroğlu’nun “aramızda böyle bir konuşma geçmemiştir” diye cevaplandırdığı “yabancı baskısı konusu”nu gündeme taşımıştık. 
Bu incelemeyi okumak için tıklayınız:   Hangisi doğru, hangisi yalan?
 
Bu ikinci bölümde ise, ilki kadar önemli ve çok vahim olduğuna inandığımız bir başka ilginç ayrıntıyı daha büyüteç altına yatırıyoruz. Bu konu da; Turgutlu Çaldağı’nda uygulanmak istenen sülfürik asit liç usulü ile açık nikel işletmeciliğinin "dünyada ilk kez denenmek istenen bir proje" olup olmadığı konusu. Bu konu belki ilk bölümde gündeme taşıyarak paylaşmak istediğimiz konudan bile daha önemli ve vahim bir konu sayılabilir. Bu nedenle de söz konusu soru önergesinde cevaplandırılması istemiyle sorulan 6 sorudan en önemlisinin 4ncü soru olduğunu söyleyebilmek mümkün. Ama bu kadar önemli bir soruya cevap verilebildiğini söyleyebilmek mümkün değil.
İşte bu konuyu ve bu soru ile verilen cevabı şimdi büyüteç altına yatıralım…
Soru önergesi ve Bakan Eroğlu’nun cevabını aşağıdaki linke tıklayıp görebilirsiniz.
  http://www.caldagi.com/FileUpload/ds92758/File/cevap-veysel_eroglu.pdf
 
SORU ÖNERGESİNDE İSTENEN CEVAP VE BİLGİ NE?
SORU 4’ün açılımı:
- Kanada'ya nikel maden işletmelerini incelemek üzere bir heyet gönderilmiş midir? Gönderilen heyette kimler yer almıştır?
- Heyet Kanada’da açık yığın liç usulü ile üretim yapan hangi maden işletmelerini incelemiştir?
- Bu heyet nasıl bir rapor düzenlemiştir? Bu raporu bizlere de vermeyi düşünüyor musunuz?
Verilen cevap ise sadece şöyle: “Bakanlığımda görev yapan konunun uzmanı personelden oluşan bir heyet tarafından gerçekleştirilen Kanada seyahatinden sonra düzenlenen rapor dikkate alınarak….” şeklinde, iki cümleyi bile tamamlamayan bir açıklama ile Çaldağı için şirketin talep ettiği iznin nasıl verildiği belirtiliyor.
Peki siz sorulan soruya yönelik verilen bu cevaptan tatmin oldunuz mu?
Olmanız mümkün değil, çünkü ortada verilmiş bir cevap yok zaten. Sadece cevap veriyormuş gibi yapılıp konu geçiştirilmeye çalışılıyor. “Sülfürik asit liç yöntemi ile açık nikel maden işletmesi” gibi bir projenin dünyada ilk defa Türkiye’de uygulanması için NEDEN izin verildiği ÇED raporundan yapılan alıntılarla neredeyse 1 sayfaya yakın anlatılıyor, ama önergedeki 4. sorunun içerdiği sorulara ise asla cevap verilmiyor. Bu Kanada seyahati ve bu seyahati gerçekleştirenlerin adlarından vaz geçtik diyelim hadi, bu heyetin düzenlediği ve BU KADAR VAHİM BİR KARAR alınmasına neden olarak gösterilen söz konusu rapor neden verilmiyor, söz konusu şirketin adı neden söylenmiyor?
 
İddiamız ne?
İddiamız şu: Soru önergesine verilen cevapta, 4ncü soruya verilmiş hiçbir cevap yok. Çünkü Bakan Eroğlu’nun verebileceği bir cevap yok. Çünkü ortada ne Kanada’da incelenecek sülfürik asit liç usulü ile açık maden işletmesi var, ne de bu işletmeyle ilgili düzenlenmiş böyle bir rapor var. Dolayısıyla 4. sorunun cevabı olmadığından, sadece cevap veriliyormuş gibi yapılıp 1 sayfa boyunca ÇED raporu savunuluyor.
 

Sorularımızı daha anlaşılır hale getirerek verilen cevapları inceleyelim:

- Söz konusu seyahatte Bakanlığınızın uzmanlarından oluşan heyetin incelediği Kanada’daki sülfürik asit liç usulü ile açık nikel madeni işletmesi yapan şirketin adı nedir? Verilen cevap yok! Çünkü verilebilecek bir cevap yok. Çünkü ortada zaten böyle bir şirket yok.

- Söz konusu Kanada seyahatini yaparak incelemede bulunan ve söz konusu raporu düzenleyen heyet kimlerden oluşmuştur? Verilen cevap yok! Çünkü verilebilecek bir cevap yok. Çünkü ortada zaten böyle bir heyet yok.

- Bu heyetin düzenlediği bu raporu görüp incelememiz için bize de verir misiniz? Verilen cevap yok! Çünkü verilebilecek bir cevap yok. Çünkü ortada zaten böyle bir rapor yok.

- Soru önergesinde yer alan 6 sorudan 5 tanesine net cevaplar verilirken, çok özel anlam da taşıyan 4. sorunun cevabı neden yok? Çünkü olmayan bir şirketin adı da olmaz. Olmayan bir şirketi denetleyen heyet de, bu heyetçe düzenlenmiş rapor da olmaz...

Dolayısıyla soru cevaplanmamış, cevaplanmış gibi yapılıp yine her şey bir “olup-bittiye getirme” çabası ile halledilmeye çalışılmış.

 
Bu iddialarımızı neden mi ortaya koyuyoruz? Gayet basit.
Çünkü, dünyanın hiçbir ülkesinde “sülfürik asit liç usulüyle açık nikel maden işletmesi” yok! Çünkü, bu projeye bugüne kadar dünyanın hiçbir ülkesinde izin verilmedi! Çünkü, bu proje dünyada ilk defa Türkiye’de, Turgutlu Çaldağı’nda uygulanmak isteniyor!
 
Peki, bu iddialarımızı nerelere dayandırıyoruz?

1- Eğer bu proje dünyanın başka ülkelerinde de uygulanan bir madencilik yöntemi ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanı, kendi uzmanlarından oluşan heyet tarafından incelendiğini söylediği böyle bir şirketin ismini verebilirdi. Tabii olmayan böyle bir işletmenin adı da olmaz.

2- 7 yıldan beri ısrarla sorduğumuz halde, İngiliz European Nickel şirketinin önce Boshorus adı ile kurulan, sonra isim değişikliği yaparak Sardes adı ile Çaldağı’nda bu projeyi uygulamak isteyen şirket tarafından böyle bir işletmenin var olduğunu kanıtlayabilmek için dünyanın her neresinde ise orası gösterilebilirdi. Ama 7 yıldan beri böyle bir adres gösteremediler.

Bu proje şu anda dünyada sadece 2 yerde uygulanmak isteniyor: Birincisi Turgutlu Çaldağı, ikincisi de Filipinler’de Acoje. Acoje de zaten European Nickel şirketi tarafından ‘projenin amiral gemisi' olarak ilan edilen Çaldağı’nı izliyor.

3- Sülfürik asit liç usulüyle açık maden işletmesi dünyada sadece European Nickel şirketi tarafından uygulanmak istenilen bir projedir. Zaten bu şirketin kuruluş ve varlık nedeni de nikel madencilik sektöründe böyle bir projenin uygulanabilmesi içindir, bu şirket zaten böyle bir proje uygulamak amacıyla kurulmuştur. Dünyada nikel madenciliğinde “sülfürik asit liç usulüyle açık nikel maden işletmesi” projesini uygulamak isteyen bir başka şirket daha bu nedenle yoktur. Dolayısıyla, sülfürik asit liç usulüyle açık nikel maden işletmesi sadece İngiliz European Nickel şirketi projesidir.

4- European Nickel şirketi tarafından “sülfürik asit liç usulüyle açık nikel maden işletmesi” için hala neden “proje” deyimi kullanılıyor? Çünkü böyle bir nikel işletmesi dünyanın başka yerinde yok, bu nedenle de uygulanmak istenen şey “proje” diye tanımlanabiliyor ancak.

Fransızca kökenli bir kelime olan “proje” kelimesinin Türkçe’deki karşılığı “tasarı” demektir ve bir amacı gerçekleştirmek için tasarlanmış, ancak henüz girişim aşamasında olan bir iş veya eylemi anlatmak için kullanılır. O zaman eğer Türkçe düşünüp de konuyu incelersek, sülfürik asit liç usulüyle açık nikel maden işletmesinin sadece bir tasarı halinde olduğu ve dolayısıyla da dünyanın hiç bir bölgesinde uygulanabilirliğinin henüz olmadığını anlamamız mümkün olabilir. Dolayısıyla böyle bir işletme eğer dünyanın başka yerlerinde var olsaydı, o zaman European Nickel şirketi tarafından sülfürik asit liç usulüyle açık nikel maden işletmesi için “proje” deyimi kullanılmazdı.

5- “Sülfürik asit liç usulüyle açık nikel maden işletmesi” dünyanın başka yerlerinde veya ülkelerinde olsaydı eğer, o zaman European Nickel şirketi, Turgutlu Çaldağı’nı “projenin amiral gemisi” ilan etmez, böyle tanımlamazdı.

6- “Sülfürik asit liç usulüyle açık nikel maden işletmesi” dünyanın başka yerlerinde veya ülkelerinde olsaydı eğer, European Nickel şirketinin kurucularından, bu projenin mucidi de sayılan Simon Purkiss, 2007 yılı Şubat ayında YASED tarafından düzenlenen “Fırsatlar ülkesi Türkiye”  adlı konferans dolayısıyla görüştüğü Başbakan Tayyip Erdoğan’a Turgutlu Çaldağı’nda uygulayacakları teknolojiyi anlatırken “Dünyada ilk defa Turgutlu’da uygulayacağımız bir teknoloji” diye anlatmazdı. 

(23 Şubat 2007 tarihli Hürriyet Gazetesinin ekonomi sayfasında Hanife Baş imzasıyla yapılmış bu görüşme ile ilgili haberde Purkiss'in sözlerini aşağıdaki linke tıklayarak kendiniz de okuyabilirsiniz)
  http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6002820&tarih=2007-02-23

 
SONUÇ:
Bu durumda verilen soru önergesinde sorulan 4. soruya cevap veremeyen veya cevap vermek istemeyen veya cevap vermekten kaçmaya çalışan dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun yapmakla yükümlü olduğu, hatta mecbur kaldığı iki şey var:

 1- Eğer varsa, kendi uzman heyetlerince incelenen Kanada’daki “sülfürik asit liç usulüyle açık nikel madeni işletmesi” yapan şirketin adını vermesi ve heyetin düzenlediği bu raporu göstermesi. Böyle bir yöntemle nikel işletmeciliği dünyanın başka ülkelerinde yapılıyorsa eğer, 7 yıldır European Nickel şirketinin gösteremediği bu adresi Bakan Eroğlu’nun göstermesi.

 2- Veya bunu bize söylemek istemiyorsa, bizzat Simon Purkiss’e söyleyip, “Sen kendini bu projenin mucidi diye gösterip boşyere böbürlenme. Ben uzman heyetime dünyayı yeniden keşfettirip bu yöntemin uygulandığı yerleri tespit ettirdim. Benim Başbakanım Sayın Tayyip Erdoğan’ı kandırıp da ‘Dünyada ilk defa Turgutlu’da uygulayacağımız bir teknoloji’ diye yalan söylemeye utanmıyor musun? Senin bu yaptığın ayıp” desin. Böylece belki hiç olmazsa Simon Purkiss’e bir iyiliği dokunur, en azından Simon Purkiss dünyada kendisinden başka delilerin de var olduğunu anlayınca çalımı biraz bozulur da Çaldağı’nda caka satarak dolaşamaz.

Dolayısıyla şu soruyu hâlâ soruyor olmakta haklı değil miyiz?
"ÇALDAĞI'NDA NELER OLUYOR?"
14 Şubat 2012    


Sülfürik asit projesi laboratuarı Türkiye mi?

Çaldağı, sülfürik asit projesi için pilot bölge oluyor!

AB ve Dünya Bankası gibi kuruluşların Avrupa’nın göbeğinde bir çevresel faciaya göz yummaması nedeniyle Avrupa ve Balkanlarda tamamen umudunu yitiren İngiliz European Nickel (ENK) şirketi, gözünü Türkiye’ye çevirmişti. (Bakınız: Evet kovuldunuz) Dünyada hiçbir ülkede uygulanmasına izin verilmeyen proje için Türkiye’yi kendilerine cazip bir yer olarak gösteren nedenler ise; çevre bilinci ve çevreye duyarlılığın zayıf oluşu, bu konularda halkın çok cahil olması, yoksulluğun çok fazla olması ve ülkenin adeta bir yolsuzluklar cenneti haline gelmesiydi. Projesi için ümitlendiği bu ortamlar dolayısıyla European Nickel şirketi hiçbir ülkede alamadığı izni Türkiye’de sürdürdüğü lobi faaliyetleri ve güçlü diplomatik ilişkiler sonucu elde edebildi. Daha önce deneme çalışmaları yaptığı Arnavutluk, Sırbistan ve daha birçok ülkelerden kovulmuş olan şirket, dünyada hiçbir ülkede uygulanmasına izin verilmeyen “sülfürik asit liç usulüyle açık nikel madeni işletmesi” projesi için böylece Çaldağı’nı pilot bölge yaparak, nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin “Amiral Gemisi” ilan etti. Diplomatik ilişkiler ve baskılarla Türk hükümetinin zayıf yönlerini kullanmış ve istediği ÇED Raporu’nu da zaten kimselerden habersiz alabilmişti. Dolayısıyla devlet (ya da hükümet) gücünü de arkasına alan İngiliz European Nikel şirketinin Çaldağı’ndaki kolu Sardes şirketi, tüm Gediz vadisini yok edecek tehlike potansiyeline sahip bir projeyi uygulayabilmek için her türlü resmi engeli aşmayı başarmıştı. Ama kendilerinin kobay olmasına da izin vermeyen yöre halkının direnişinin gücünü aşamadı. Böylece Çaldağı, bir direnişin de adı oldu…

Şimdi de bu kez Gördes ilçesinde bir Türk şirketi tarafından yine sülfürik asit yöntemiyle, ama kapalı sistemle nikel madenciliği yapılması süreci yaşanıyor.

— Turgutlu'daki şirket bir İngiliz şirketi ve "açık liç usulü" uygulama peşinde. Gördes'teki ise bir Türk şirketi ve "kapalı sistem" uygulayacak. İşin "sinsi bir plan" diye tanımlanabilecek ayrıntısı burada gizli. Yani görünüşte "elin gâvuru" memleketimizi ve insanlarımızı sevmediği için büyük tehlike yansıtan “açık liç usulü” bir proje uygulamak istiyor, ama öz be öz Türk olan bizim kendi Türk şirketimiz ise kendi memleketini ve memleketinin insanlarını pek sevdiğinden "açık usul" yapmıyor, bu yüzden "kapalı sistem" tercih ediyor aldatmacası var ortada.

— Turgutlu'da hedefler çok net olduğundan etkili bir şekilde tepkiler oluşturulabildi. İngiliz emperyalizmi ve dolayısıyla uygulamak istediği çevre ve insanlık düşmanı bir proje “açık” bir tehdit olarak duruyor ortada. Biraz da bu nedenle çok güçlü bir tepki oluştu. Ama Gördes'te anti-emperyalist tepkilerin de oluşması söz konusu değil bu durumda. Vatandaş olaya “bizim kendi memleketimizin firması” şeklinde bakıyor. Yani emperyalizm Çaldağı’nın tepesine tünemiş bir halde Turgutlu’nun burnunun dibindeyken, Gördes için ise ortada “görünmez bir düşman” var. Dolayısıyla çevreci mücadele sıkıntılı başlayabilir, işler daha zor gelişebilir, halkın maden şirketi lehine kandırılabilmesi daha kolay olabilir. Görünen o ki, Gördes’te bu nedenle daha çok işin bilimsel yönü ile yürütülmesi, bilimsel ve hukuksal temellerinin güçlendirilerek örgütlenmesi gereken bir çevresel mücadele söz konusu.

İzdüşüm: Turgutlu ve Gördes bir bütünün parçaları

Sonuçta; bu manzarada önce Çaldağı, sonra da Gördes'te görünüşte birbirinden farklı gibi olan, ama aslında aynı el tarafından uygulamaya sokulmak istenen proje “Türkiye’nin nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin uygulanmak istendiği bir laboratuara dönüştürülmeye çalışıldığı"nı gösteriyor.

Buna “aynı el tarafından uygulamaya sokulmak istenen proje“ şeklinde bir tanım getirmek hiç de yanlış olmaz. Sözgelimi, Turgutlu Çaldağı için ucube ÇED Raporunu veren şirket de, Gördes’teki işletme için ÇED Raporunu veren şirket de aynı şirket: ENCON Danışmanlık Şirketi! Ayrıca öte yandan Gördes'teki maden şirketi, nikel madenciliğinde sülfürik asit liç yönteminin zararsız ve tehlikesiz, dolayısıyla mutlaka denenmesi gereken bilimsel bir yöntem olduğu konusunda halkı ikna edebilmek için, Çaldağı’ndaki Sardes şirketi tarafından Prof. Dr. İsmail Duman, Prof. Dr. Ali Osman Karababa ve Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır'ın  raporları ve tezlerini çürütmek amacıyla hazırlanıp yayınlanan raporlardan ilgili bölümleri Gördes'te halka dağıtıyor. Yani Sardes şirketi ile sülfürik asit projesi için direk bir bağlantı ve işbirliği içindeler.

Dolayısıyla Turgutlu ve Gördes’in konumların birbiriyle kesiştiği veya buluştuğu noktada, çevreci mücadelenin izdüşümü şu gerçeği gösteriyor: Türkiye, nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin uygulanabildiği bir laboratuar haline dönüştürülmeye çalışılmakta, aynı el tarafından “hangisi tutarsa” diye biri kapalı, diğeri açık 2 seçenek sunularak kandırılmaya çalışılan halkımız, böyle bir proje için kobay yapılmak istenmektedir. Bu nedenle “Türkiye’nin, nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin uygulanabildiği bir laboratuar haline dönüştürülmeye çalışıldığı” şeklindeki gözlemin doğru bir saptama olduğu düşünüldüğünde, bu manzarada Turgutlu Çaldağı ve Gördes'i nikel madenciliğinde sülfürik asit projesine karşı verilmekte olan çevreci mücadele açısından “bir bütünün parçaları” olarak görme zorunluluğu var. Çünkü her iki yerdeki mücadelenin başarısı veya başarısızlığı bir diğerini o yönde etkileyebilecek bir sonuç yaratacak özellikler de taşıyor.

Bu ortam, yani siyanürden daha tehlikeli bir kimyasal madde olan sülfürik asit ile uygulanmaya çalışılan çevre ve insanlık düşmanı bu projeye karşı Türkiye’de verilmekte olan mücadele, AP’nin yasakladığı ama maden lobilerinin etkileri yüzünden AB ülkelerince hükümetler nezdinde hala bir türlü hayata geçirilemeyen “siyanürün madencilik sektöründe yasaklanması” kararının halen var olduğu bir süreçte, “sülfürik asitin de madencilik sektöründe yasaklanmasının sağlanması” anlamında omuzlarımıza dünya yüzünde insanlık adına tarihi ve onurlu bir görev de yüklemiyor mu?

24 Temmuz 2011

Devamı için tıklayınız: Nasıl bir madencilik anlayışı?


Sülfürik asit projesi laboratuarı Türkiye mi?

Nikel madenciliği sektöründe sülfürik asit yönteminin dünyada uygulanabilir hale getirilebilmesi için Türkiye bir laboratuar, halkımız da kobay mı yapılmak isteniyor?

Konuya böyle çarpıcı bir soru ile başlanırsa, ülkemizdeki manzaranın sadece ilginç değil, çok da ürkütücü olduğunu görebilmek açısından yararlı olur. Manzara gerçekten ürkütücü ve bu “ürkütücü” deyimi hiç de abartılı bir ifade değil. Çünkü dünyada şimdiye kadar hiçbir ülkede nikel madenciliğinde uygulanmasına izin verilmeyen sülfürik asit liç yöntemi için Türkiye’yi adeta bir laboratuar, halkımızı da kobay olarak gören, yağmacı maden şirketleri açısından ülkemizi sülfürik asit yönteminin ilk kez uygulanabildiği bir cennete, ama yaratacağı çevresel sorunlar açısından ise cehenneme çevirecek gözü dönmüş bir kâr hırsının daha da kararttığı kara bulutlar çökmüş durumda topraklarımıza.

AP madencilikte siyanürü yasaklarken…

Daha da ürkütücü olan; Türkiye’deki bu durumun, dünyada madencilik sektöründe çevre ve insan sağlığı açısından yaşanan gelişmelerin tam tersine doğru yaşanan bir gelişme anlamında olması. Yani Avrupa Parlamentosu’nun 5 Mayıs 2010 tarihinde “madencilik sektöründe siyanür kullanılmasının yasaklanması” şeklinde bir kararı ve “tüm AB ülkelerinden bu kararı dünya genelinde uygulanmasının sağlaması” gibi bir tavsiyesi ortada varken Türkiye’de bunlar yaşanıyor! (Bakınız: AP: "Siyanürlü altına hayır") AP tarafından siyanür gibi son yıllarda son derece yaygın bir hale gelmiş yöntem madencilik sektöründe yasaklanırken, öte yandan siyanürden bile daha tehlikeli bir kimyasal madde olan sülfürik asit, dünyada nikel madenciliği için ilk kez Türkiye’de uygulanabilir bir yöntem haline nasıl getirilebilir?

Madencilik yasası değil, yağma yasası

Bu “nasıl?” sorusunu ancak bizdeki “madencilik yasası”nın ne tür bir yasa olduğunu tanımlayarak açıklayabilmek mümkün. Bizdeki madencilik yasasını “madencilik yasası” diye tanımlamanın çok zor olduğu ortada. Bizdeki madencilik yasası, aslında “ülkemizin yeraltı zenginliklerinin yabancı devletler ve emperyalist maden şirketleri tarafından soyulup sömürülmesini yasal hale getiren bir düzenleme” sadece. Ama “küreselleşme” adı altında dünyanın efendilerinin dayattığı istekler bu kadarını yeterli görmediğinden, bu kez “yeni madencilik yasası” adı altında çıkartılan yasa ile tam bir orman ve çevre talanı yaşatacak şekilde, tüm yeraltı zenginliklerimiz için bir “yağmalama” dönemi başlatılmış oluyor. “Yağma yasası” olarak tanımlanabilecek, daha tasarı halindeyken bile pek çok ağır eleştirilere ve tepkilere neden olan “yeni madencilik yasası”, Metalürji Yüksek Mühendisi, İTÜ Öğretim Görevlisi, TEMA Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İsmail Duman’ın deyişiyle ise “dünyanın en kötü örneklerinden biri.” Ancak TMMOB’un yeni madencilik yasası hakkındaki TBMM’ye yönelik yazısı da çok anlamlı. (Bakınız: TMMOB'un yeni maden yasası hakkında basın açıklaması)

Yağmalamanın boyutları ne?

Bu “yağmalama”nın aslında ne kadar geniş bir alanı kapsadığını Tapu Kadastro Eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, Yeniçağ gazetesindeki soygunun boyutlarını anlatan yazısıyla ortaya koyuyor. Orhan Özkaya‘nın yazısına göre, vatan topraklarının beşte biri küresel şirketlerin eline geçmiş halde! Özkaya, Türkiye’de 150 bin kilometrekarelik maden sahasının tapularıyla birlikte 26 İngiliz-Amerikan şirketine devredildiğini, orman ve meraların da yabancı maden şirketlerinin eline geçtiğini anlatıyor. 400 milyar doların üzerinde borcu olan Türkiye’yi alacaklıları yağmalıyor. Türkiye’nin boru, gümüşü, bakırı, çinkosu, kromu, nikeli, altını yabancı maden şirketlerin emrine veriliyor. Petrol, gaz, su anlaşmaları sırada bekliyor. Bütün bunlar da, 5444 sayılı “yabancılara taşınmaz satışına ilişkin” (AKP Hükümetince güya ‘AB’ye uyum paketi’ adı altında çıkartılan) yasa ile mümkün hale getiriliyor…

Bu manzaraya bir de “madencilik yasası”nın yeraltı zenginliklerimizin daha kolay yağmalanmasını sağlayacak şekilde yeniden düzenlenişini eklersek, sonuçta işte böyle bir ortamda, gözünü aşırı kâr hırsı bürümüş maden şirketleri tarafından AP’nin yasakladığı siyanürden bile daha tehlikeli bir kimyasal madde olan “sülfürik asit yöntemi”nin uygulanabileceği bir laboratuar, halkın da kobay olarak görüldüğü bir yer haline getirilmek isteniyor Türkiye! Önce Turgutlu Çaldağı, sonra da Gördes’te dünyada ilk kez sülfürik asit liç yöntemiyle nikel madenciliği yapmanın sinsi planları uygulanmaya çalışılıyor.

Bu nedenle başından beri vurgulanan “Çaldağı Türkiye’dir” deyişi, konuya asıl vurguyu yapabilecek bir deyim olarak etkisini hâlâ koruyor. Çünkü gerçekten de Çaldağı’nın başına gelenler, Türkiye’nin başına gelen gerçekleri yeterince anlatıyor…

ENCON şirketi ve ilginç ÇED Raporu marifetleri

Manzaradaki ilginçlik ise; bugüne dek dünyanın hiçbir ülkesinde, en geri ülkelerde bile uygulanma izni verilmeyen sülfürik asit liç yöntemiyle açık nikel madeni işletmeciliğine dünyada ilk kez Türkiye’de izin verilmeye çalışılması! Ama asıl ilginçlik, dünyada hiçbir ülkede uygulanmasına izin verilmeyen sülfürik asit yöntemi için hem Çaldağı’nda bu yöntemi açık liç usulü ile uygulamak isteyen ama dünyada hiçbir ülkede gerekli izni alamayan İngiliz Sardes Şirketi’ne, hem de Gördes’te kapalı sistemle nikel maden işletmesi yapmak isteyen Meta Madencilik Şirketi’ne istedikleri ÇED Raporu’nu veren şirketin aynı şirket olması! Ama daha da ilginç olan, bu ÇED Raporlarının altında imzası olan ENCON Danışmanlık Şirketinin, Çaldağı için “kapalı liç usulünün sakıncalı olabileceği”ni belirterek dünyada hiçbir ülkede izin verilmemiş “açık maden işletmeciliği”ni, Gördes için ise “açık usulün sakıncalı olacağı”nı vurgulayıp “kapalı sistem” uygulanmasını tavsiye etmesi!

Sanki aynı el tarafından “hangisi tutarsa” deyip, iki farklı yerde biri açık, diğeri kapalı sistem denenerek, Türkiye “sülfürik asitle nikel madenciliği projesinin bir laboratuarı” haline getirilmeye çalışılıyor. Peki ama bu şirket nasıl bir şirket ki dünyanın en geri ülkelerinde bile izin verilmemiş bir proje için dünyanın en cennet topraklarının cehenneme çevrilmesi pahasına böyle bir sorumluluğu üstlenip “dünyada ilk kez izin verilmesi”ni sağlamaya çalışıyor? Halkımızın kobay, topraklarımızın da cehenneme dönüşeceği böylesi “tehlikeli ve sinsi bir oyun”un getireceği sonuçların vebalini ENCON şirketi taşıyabilir mi?

Manzaranın bu karesini biraz daha ayrıntılı hale getirebilmek için büyüteç altına yatıracak olursak, ENCON Şirketi’nce ilginç bir şekilde verilen, hem kendi içinde, hem de birbiriyle çelişkili ve birbirine zıt şekildeki bu her iki ÇED Raporu ile nasıl sinsi bir planla karşı karşıya olunduğunu da görebilmek mümkün hale gelebilir:

1- Çaldağı için verilen ÇED izni, İngiliz European Nickel şirketinin bir kolu olan, tamamen İngiliz sermayeli Sardes Madencilik Şirketi için veriliyor ve sülfürik asit liç yönteminin “açık sistem”le uygulanması isteniyor.

2- Gördes için verilen ÇED izni, tamamen Türk olan Meta Madencilik Şirketi için veriliyor ve sülfürik asit liç yönteminin “kapalı sistem” olarak uygulanması isteniyor.

Sülfürik asit projesi için sinsi bir tezgâh mı?

Yani, yabancıya “açık”, Türk’e “kapalı”(!)  Acaba ENCON Danışmanlık Şirketi’nin milliyetçiliği mi tutmuş da, Türk şirketini kayırmak için ve İngiliz şirketinin önce Balkanlarda, sonra da Turgutlu Çaldağı’nda karşılaştığı sıkıntıların aynısını yaşatmamak adına Türk şirketine kolaylık sağlamak için Gördes’teki nikel maden işletmesine “kapalı sistem” önermiş?

Ama dünyada hiçbir ülkede çalışma izni verilmeyen bir yabancı şirket için ÇED iznini verip, hiçbir ülkede uygulanmasına izin verilmeyen “açık sistem”i yasal hale getirmeye çalışan bir şirketten bunu ummak biraz fazlaca saflık olmaz mı? Çünkü burada ancak “hangisi tutarsa” diyerek ortaya sürülen, sülfürik asit projesine karşı gelişen çevreci mücadeleyi sekteye uğratabilmek için hedef şaşırtmayı da amaçlayan “sinsi bir plan”dan bahsedebilmek mümkün.

Dolayısıyla şu rahatlıkla iddia edilebilir: Eğer Çaldağı’nda uygulanmak istenen “sülfürik asit liç yöntemiyle açık nikel madeni işletmesi” projesine karşı bu kadar örgütlü bir mücadele ortaya çıkmasa, bu güçlü mücadele sonucu İngiliz şirketi geri püskürtülmemiş olsaydı, bu durumda Gördes için “kapalı sistem” söz konusu olmayabilirdi. Çünkü açık sistemin maden şirketleri açısından çok ucuz bir yöntem olduğu biliniyor. Bu anlamda ENCON şirketi tarafından verilen ÇED Raporunda Gördes’teki nikel maden işletmesi için “kapalı sistem” önerilmesi, Turgutlu’daki çevrecilerin verdiği mücadele ve Çaldağı direnişinin çevreci mücadele açısından sağladığı önemli başarı dolayısıyladır. (Bakınız: Hürriyet Gazetesi (11.12.2010) 

Ama söz konusu madencilik projesi için Gördes’te “kapalı sistem” istenmesinin ardında, yukarıdaki bu neden ve sonuca paralel olarak, Gördes’teki çevreci mücadelenin Turgutlu’ya kıyasla daha sıkıntılı başlamasına neden olacak, dolayısıyla henüz net olarak görülemeyen ayrıca bir başka boyutu, bir başka niyeti daha var ki; bu da Gördes’teki uygulamanın daha sinsice bir plan içerdiği şeklinde tanımlanabilir.

Devamı için tıklayınız: Turgutlu ve Gördes'in izdüşümü


ŞEHİR GÜZELLEMESİ
 
Saatler hüznün randevusunu gösteriyor akşamla.
Ağaçlara tünemiş akşam, gri bir dantel gibi serilmeye hazırlanıyor şehrin üstüne. Oya oya işlenmiş bulutların arasından süzülen mehtap, nöbetini çoktan devralmış güneşten... Günışığı, saraylı soylu kadınlar gibi toplayıp eteklerini, yanyana ve üstüste dizilişleriyle bizi bize komşu yapan evlerin sıcak odalarına çekilmiş. Sımsıkı çekili perdelerden sokağa sızan sapsarı ışık, tanıklık ediyor buna...
Mevsim kış...
Ve dillerde bir türkü gibi dolanır, yaklaşan gecenin lirik ve sessiz ezgisi...  
İşte Kurtuluş Mahallesi!
Şehrin en yoksul semtlerinden biri.
Akşamın alaca karanlığı çökerken, yığılı bir çöp bidonunun gölgesine saklanmış yeşil gözlü bir sokak kedisi...

Burası Altay Mahallesi.
Şurası Altay Meydanı.
Kokoreç kokularına parfüm karışır Çukurbahçe’de...
Yılmazlar Mahallesi’nde gecenin ölümsüz ruhu...
Ve Acarlar Mahallesi...
Garaj yolunda her gece bayraklar çekilir, her gece nöbete durur Garnizon...       
Yerinde yeller esiyor Laletepe’nin.
Çırılçıplaklığına isyan ediyor Atatepe...
Turgutlulu ünlü bestekar Yusuf Nalkesen’in şimdi biraz da unutulmuş olan eski bir şarkısını söyler Selvilitepe:
“Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz
Hep elele vererek hayaller kurduğumuz
Kimi üzgün kimi gün neşeyle dolduğumuz
O ağacın altını şimdi anıyor musun?...”
Burada adımlarınızı bugünde ve ne kadar ileriye doğru atsanız da, sanki hep geçmişe ve geriye doğru gittiğinizi düşünürsünüz. Burası, şehrin yeni mahallesi Ergenekon. Şehit ve gazi isimleriyle donatılmış sokaklar. Sanki tarih içinde bir resmi geçittesiniz!...
Ve karşı tarafta, koskoca bir tarihin yattığı mezarlık! Zamanın dimdik, upuzun ve sessiz bekçileri gibidir serin selvileri...
Turgutlar Mahallesi neden hep derin uykularda gibidir?
Adı gibi bayrak bayrak ışıklı mıdır Albayrak Mahallesi?
Yiğitler ne tarafa düşer?
İstiklal’den mi geçilir Özyurt’a?
Daracık, yoksul sokakları birbirine karışmış Bozkurt Mahallesi’nin...

Çifte kumrulara inat, son teslimiyetindedir unutulmuş, terkedilmiş Fidanlık... 

İstasyon’da bir vagon iner soldan, öteki gelir sağdan. Kirve taşir İstasyonaltı’na. Devrilmiş kasketi ve sarkık bıyıklarıyla, gözleri bir noktada dalgın, yoksulluğun omuzlarından da vurup yıktığı bir amele duruyor vagonun bir penceresinde. Yola çıkarken hazırladığı çıkınına umudunu da doldurmuş, ekmek niyetine. Ekmeğini bu şehirde arayacak çünkü. Bir sabahçı kahvesinde, ırgat olabilmek tek umudu. Sabırsız bekleyişler içinde, bir simidi bir bardak çayda boğmaktır en büyük tutkusu...
Öteden beri İstasyon’dan Sevinç Parkı’na, Koca Hamam’dan Karpuzkaldıran’a geçip gider Piyaleoğlu caddesi. Leylek Çayı’nın sadece adı kalmış yadigar!. Hep bir terkedilmişliğin hüznü okunur Karpuzkaldıran’ın yüzünde... 50. Yıl Alanı’ndaki Atatürk Anıtı, “Kurtulan Bayrak”ın anısını ölümsüzleştirse de, hiç teselli bulamamış, yıllar önce katledilen asırlık ıçnarları yüzünden... 
Buradan yine İstasyon’a doğru hızla akar Cumhuriyet Caddesi, birbirinden ayırır Turan ile Yıldırım Mahallesi’ni. Bu mahallelerin tüm sokakları Alankuyu’da buluşur gibidir. 7 Eylül’ün karanlık ve dar bir sokağından birdenbire tarihi Kervan Yolu’nun geniş açılımına çıkılıverir...
Yeni Mahalle sokaklarında atılan alkol yüklü bir nara, tüm mahalleyi esir alır, Irlamaz Çayi’nın insan eliyle kirletilmiş, kupkuru yatağında dağılır parça parça. 

 

İşte Subaşı Mahallesi! İlçenin en renkli, en neşeli, en eğlenceli, ama bir o kadar da dertli insanlarının semti. Vaad edilmiş sözlerin hiç bir zaman yerine getirilmeyişine tanık olmuş vatandaşların bölgesi...

Daracık sokaklarında, şehir sakinlerinin bir başka etnik mozayiğine rastlanır. En usta davulcu, en mahir zurnacı, en eğlenceli sanatçı buradan gelir şehirdeki düğün ve eğlencelere. En güzel sepetler hep bu mahallenin sokaklarında örülmüştür, yıllar öncesinden bugüne taşınan bir gelenek üzere...

Ve gecenin lirik gürültüsü. Dar bir sokaktan bir türkü yükselir, şehrin meydanlarına doğru çarpa çarpa yankılanarak. Sanki tüm şehir semaha kalkmış gibidir, İnce Memed’in sesinden ve sazından dökülürken ezgisi, : 
“Armut ağacı, başında tacı
Kalksın semah eylesin, anayla bacı...”

Bir duvar dibinde iki damla gözyaşi süzülür Atatürk Mahallesi’nde... 
Eskiden sanayinin merkezi olan Demirciler Çarşısı artık terkedilmiş! 
Nostaljisi ise yürek sızlatıyor, harabeye dönüşen görüntüsü eşliğinde...

Bir jandarma uykusuz ve tütünsüz bir nöbete durmuş cezaevinin bir kulübesinde.
Bir diğeri ıslık tutturmuş içindeki sıla hasretiyle:  “Kışlalar doldu bugün / Doldu boşaldı bugün...”

Cumhuriyet Mahallesi’nden genç bir çift, Bahçelievler’den Atatürk Bulvarı’na doğru ilerliyor. Olanca sevdasıyla baharı beklerken, ıhlamur kokularına hasret Atatürk Parkı. Şimdi buruk bir tadı var, ıssızlığıyla sanki terkedilmiş gibi çocuk bahçesi... 

Tarihi çeşmeler susmuş, artık akmıyor eskisi gibi! Ama Şadırvan öyle mi? Hala aynı. Kaç kanayan yüreği doyurmuş şimdiye kadar serin ve cömert suyuyla kimbilir, bilinmez. Ve Şadırvan Meydanı hep ışıl ışıl. Ne de olsa torpilli bir çarşı (!)

Fayton Pazarı’nın adı kaldı sadece dillerde. O eski faytonlar tarihin ve teknolojinin gazabına uğramış gibi, hayatımızdan çekildiler birer birer. Eskiden faytonların oldukları yerde, Fayton Pazarı’nda, minik havuzun göbeğindeki fayton maketi, bu çarşının geçmişinin de sanki minik bir özeti.

Vakit geceyarısını bulmuş.
Kozapazarı’nda delikanlı bir heyecan.
Sabahçı kahveleri tıklım tıklım.
Aylardan Ramazan...  
İşte böyle, dillere dolanan şarkı ve türkülerin nağmelerinde uzar gider bu şehirde sisli akşamların sabaha ulaşan soluğu. Ve sarışın bir fırtınaya kapılır şehir, bir isyanın telaşıyla.

Tıpkı “Kurtulan Bayrak” gibi, kazanılmış aşkların zaferidir Turgutlu!
Yani... İki göz yetmez Turgutlu’ya!

28 Ocak 1998     



0 Yorum - Yorum Yaz
Çaldağı, edebiyat dünyasına da girdi
Aydoğan Yavaşlı'nın 'Yazlar Da Geçer' romanının
arka planında Çaldağı konusu da yer alıyor
Bir Çaldağı manzarası - Fotoğraf: Senih Gürmen - Hürriyet Gazetesi
Gediz vadisinde yaşanabilecek büyük bir çevre katliamının önlenmesi amacını taşıyan ve yaklaşık 7 yıldır devam eden çevreci bir mücadele olan Çaldağı mücadelesi, bilim dünyasından sonra şimdi sanat dünyasının da ilgi odağı haline geldi. Çaldağı mücadelesi artık edebiyatçılar için de bir ilham kaynağı oldu.
Turgutlu Çaldağı’nda uygulanmak istenen vahşi madencilik yöntemine karşı başlayan ve yaklaşık 7 yıldan bu yana devam eden çevreci mücadele, taşıdığı özellikleri, örnek gösterilebilecek anlayışı ve felsefesiyle sempati toplayarak giderek daha geniş bir alanda kitleleri etkileyerek yayılmasını sürdürürken, bu özellikleri nedeniyle sanatçılar için de ilham kaynağı olmaya başladı. Ünlü şair ve yazar Aydoğan Yavaşlı, yazdığı son romanı olan “Yazlar da geçer” adlı eserinde, Çaldağı mücadelesinden de söz ediyor. Aydoğan Yavaşlı gibi bir edebiyatçının böylesi bir toplumsal hareketten ilham alan bir yazar olması şaşırtıcı değil belki. Ama Çaldağı mücadelesinin de edebiyat dünyasına böyle ilham vermesi hiç şaşırtıcı değil.
Önce bilim dünyası ayağa kalkmıştı
Bilimi kılavuz edinen ve siyasetlerüstü bir kulvarda sürdürülen Çaldağı mücadelesi, ilk olarak bilim dünyasının ilgi odağı olmuştu. Bugün Türkiye’deki madencilik anlayışını vurgulamak için söylenen “vahşi madencilik” deyimi de Çaldağı örneğinin incelenmesinden türetilmiş bir deyiş. Çünkü İngiliz European Nickel şirketinin paravan olarak Türkiye’de kurduğu Sardes şirketi aracılığı ile uygulamak istediği “sülfürik asit liç usulü açık maden işletmesi”, tüm Gediz vadisini yok edebilecek kadar büyük bir çevre felaketi yaratacak bir proje anlamına geliyor. Bu kadar büyük potansiyelde bir çevre felaketi yanı sıra insanları bekleyen ciddi bir kanser tehlikesi de söz konusu. Üstelik bu yönteme bugüne kadar dünyanın hiç bir ülkesinde de izin verilmedi.
Bu nedenle Çaldağı’nda uygulanmak istenen madencilik yöntemi toplumda infial uyandırmış, bilim adamlarını da adeta isyan edercesine ayağa kaldırmıştı. Bilim adamlarına göre bu yönteme “madencilik” bile denilemezdi. Dünyanın 7 tarım harikasından biri olan Gediz vadisinde yaşanacak büyük bir çevre felaketini engellemek isteyen Turgutlu’daki hemen hemen tüm sivil toplum örgütleri, dernekler ve siyasi partiler, bu cinayete dur demek için bir araya gelerek Çaldağı’ndaki madene karşı çıktılar. Çaldağı örneğinin incelenmesi sonrasında üniversitelerde kürsü sahibi pek çok saygın profesör ve bilim adamı, Çaldağı’ndaki bu madencilik faaliyetine karşı mücadele veren çevrecilerle kolkola girerek, kendileri ile birlikte mahalle mahalle, köy köy dolaşarak bu madencilik projesinin uygulanması durumunda topraklarını ve kendilerini bekleyen felaketin neler olabileceği konusunda halkı bilgilendirmeye başladılar. Çaldağı mücadelesi içinde yer alan sivil toplum kuruluşları, eğitim sendikaları, meslek odası kuruluşları, dernek ve siyasi partilerin bileşiminin oluşturduğu TURÇEP ve TEMA Vakfı’nın birlikte gerçekleştirdikleri bir organizasyonla bilim halka taşınarak, halkın bilimle buluşması sağlanıyor ve böylece çevreci mücadelede “dünyada bir ilk” yaşanması da gerçekleşiyordu.
Dünyanın en cennet vadilerinden Gediz vadisinin sülfürik asitle yıkanarak yok edilmesine ve kendilerinin de kobay olarak kullanılmasına razı olmayan yöre halkının kolkola girerek, tek yumruk olarak, örnek bir birlik ve dayanışma sergileyerek bu maden işletmesine karşı koyuşu nedeniyle İngiliz European Nickel şirketi sonunda Çal Dağı’ndan vazgeçti, yan şirketi olan Sardes şirketi ve Çaldağı’ndaki pilot tesisleri bir Türk şirketine 40 milyon dolar gibi komik bir miktara satarak devretti. Böylece halkın örnek bir dayanışma ile tek yürek, tek yumruk olarak yürüttüğü bir mücadele olan Çaldağı mücadelesi, ilk aşamada European Nickel şirketinin Türkiye’den kovulması ile sonuçlandı.
Çaldağı şimdi de edebiyatçıların ilham kaynağı
Bugün ise aynı madencilik yönteminin Sardes şirketini satın alarak Çaldağı’ndaki tesisleri devralan bir Türk şirketi tarafından uygulanmak istenmesine halkın yine karşı koyuşu ile mücadele yeniden alevlendi. Çaldağı mücadelesi bugün yarattığı sempati ile Ege bölgesi ve ülke düzeyinde gelişip yayılırken, Çaldağı artık sanat dünyasının da ilgi odağı olmaya başladı.

Çaldağı artık edebiyatçılara da ilham kaynağı oluyor. Ünlü şair ve yazar Aydoğan Yavaşlı’nın yazdığı son romanı olan “Yazlar da geçer” adlı eserinde Çaldağı mücadelesi de konu ediliyor. Yavaşlı’nın eserinde mekân Turgutlu ve doğallıkla Çaldağı sorunu da romanda yer alıyor. Sevginin ancak emek verilerek yaratılıp yaşatabileceğini ve istenirse her koşulda sürdürebileceği anlatılan kitabın sonunda, romanın kahramanı olan Gözde, İstanbul’dan tekrar Turgutlu’ya dönme kararı veren romanın diğer kahramanı Kerim’e şöyle diyor: "Hani şu Çal Dağı var ya, yabancılara verilen… Çal Dağı’nın sülüklere peşkeş çekilmesine karşı durmanı istiyorum. Sana yakışan budur bence. Bunu yaparsan, dostluğumuz sürüyor demektir. O güzel topraklara sahip çıkmalısın. Çıkanların yanında olmalısın. Öyle yapacağını da biliyorum. Çünkü bütün bunları bana zaten sen öğretmiştin. Sana teşekkür ederim, bana verdiklerin, öğrettiğin her şey için…“

Aydoğan Yavaşlı
Çaldağı konusu tarihe mi geçiyor?

Böylece taşıdığı özellikleri ve pek çok “ilk”leri ile çevreci bir mücadele olarak özel ve saygın bir yer edinen Çaldağı mücadelesinin tarihe geçmek üzere olduğu, hatta şimdiden tarihe geçtiği bile söylenebilir. Çünkü bir konu eğer bir kez edebiyata girmişse, bu olay onun tarihe de geçeceği anlamına geliyor. Tıpkı bugün edebiyata da halen konu olan geçmiş tarihimizdeki pek çok toplumsal hareket veya olay gibi.

Bu nedenle bir kez daha “Çaldağı’nda neler oluyor?” sorusunu hatırlatırken, “vahşi madencilik” anlayışına destek olan kesimlere de şöyle sesleniyoruz: “Doğanın yarattığı bu gelişmeye dikkat edin, sağduyuya kulak verin, tarihe tanık olun! Ya Gediz vadisi cinayetine karşı duranlar olarak ya da bu insanlık suçuna ortaklık edenler olarak tarihe geçin! “

16 Ağustos 2012


Çaldağı ve çevreci mücadelenin anlamı

TEMA Vakfı kurucusu ve onursal başkanı Hayrettin Karaca’nın “Kapitalizmin karşısında ideolojiden daha büyük bir düşman var, o da doğa” şeklindeki sözleri çok anlamlı.

Ama bu konu “ideolojisiz olmayı tercih etmek” gibi bir anlam taşımıyor tabii. Yani, böylesine gözü dönmüşçesine saldırgan hale gelmiş bir vahşi kapitalizm doğaya bile aykırı. Vahşi kapitalizm karşısında “doğa”yı ideolojiden bile daha büyük bir düşman olarak tanımlamak, çevreci mücadelenin ve çevre konusunun “siyasetlerüstü bir konu” olarak algılanması gerektiğini fark edebilmek için anlamlı. “Doğa” veya “çevre” tüm insanların ortaklaşa bir yaşam sürdüğü, aynı havayı soluyup, aynı suyu içtiği, aynı toprağın ürünü ile beslendiği bir “ortak yaşam alanı” olduğuna göre; herkesi, her görüşten insanı ilgilendiriyor çünkü.

Bugün ise vahşi kapitalizm, aşırı kâr hırsı ile başlattığı bu gözü dönmüşçesine azgın saldırganlığını “yeni madencilik yasası” ile de tüm insanların paylaştığı bu ortak yaşam alanlarına kadar getirip dayandırmış durumda. Bu nedenle çevreci mücadele, içine her türlü düşünceyi ve her siyasi yapıyı kucaklayabilecek nitelikte bir çizgiye taşınması ve siyasetlerüstü bir kulvarda sürdürülmesi gerekli bir mücadeledir.

Madencilik yasası değil, yağma yasası

Bu durumu bir de bizdeki “madencilik yasası”nın ne tür bir yasa olduğunu tanımlayarak açıklayabilmek mümkün. Bizdeki madencilik yasasını “madencilik yasası” diye tanımlamanın çok zor olduğu ortada. Bizdeki madencilik yasası, aslında “ülkemizin yeraltı zenginliklerinin yabancı devletler ve emperyalist maden şirketleri tarafından soyulup sömürülmesini yasal hale getiren bir düzenleme” sadece.

Ama “küreselleşme” adı altında dünyanın efendilerinin dayattığı istekler bu kadarını yeterli görmediğinden, bu kez “yeni madencilik yasası” adı altında çıkartılan yasa ile tam bir orman ve çevre talanı yaşatacak şekilde, tüm yeraltı zenginliklerimiz için bir “yağmalama” dönemi başlatılmış oluyor. “Yağma yasası” olarak tanımlanabilecek, daha tasarı halindeyken bile pek çok ağır eleştirilere ve tepkilere neden olan “yeni madencilik yasası”, Metalürji Yüksek Mühendisi, İTÜ Öğretim Görevlisi, TEMA Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İsmail Duman’ın deyişiyle ise “dünyanın en kötü örneklerinden biri.” Öte yandan bugünkü madencilik yasası ile tüm yeraltı zenginliklerimizin özellikle "yabancılar" ve "yandaşlar" için tam anlamıyla bir "yağmalama"ya açıldığı da görülüyor.

 

Çaldağı örneği ise, günümüzde vahşi madenciliğin insan yaşamını da tehdit edercesine ne kadar gözü dönmüş ve saldırgan bir aşamaya geldiğini anlamaya tek başına yetiyor.

Dünyanın hiçbir ülkesinde uygulanmasına izin verilmeyen bir maden işletmesine ve tüm Gediz Vadisini çöle çevirebilecek bir tehlike potansiyeline sahip bir projeye gözü dönmüş bir kâr hırsı nedeniyle “dünyada ilk kez Türkiye’de” izin verilmeye çalışılıyor. Türkiye’de yapılan bugünkü madenciliği tanımlamak için söylenen “vahşi madencilik” deyimi de Çaldağı örneğinin incelenmesinden türetildi zaten.

Bu nedenle bizler bu vahşi madencilik anlayışına karşı çevreci mücadelede Çaldağı mücadelesi ile saf tutarken, insanlık adına da onurlu bir mücadele tohumlarını ekmeye çalışıyoruz. Öte yandan bizim yapmaya çalıştıklarımızı ve tüm çabalarımızı “doğanın kendini savunma ve koruma refleksi” diye de açıklayabilmek mümkün. Yani bizler de en büyük canlı olan doğanın birer parçası olduğumuza göre…

Bu vurgulama da, Hayrettin Karaca’nın yukarıdaki sözlerinin bir başka açılımı olabilir…

Sonuçta; çevreci mücadelenin bitmesi, özellikte bir tarım cenneti olan Türkiye'nin de bitmesi anlamına gelecek. Öyleyse, vahşi madenciliğe karşı mücadele geliştirilmelidir.
 
26 Nisan 2012



0 Yorum - Yorum Yaz

ASIL İKİLEM: CÜZDAN MI, VİCDAN MI?

Çaldağı konusunda karşımızdaki soruna nasıl bakılması gerektiğini gösterecek bir pencere var ki, işte bize asıl gerçekleri gösterecek olan bu pencerenin sunduğu manzaradır. Bu manzarada yaşanılan veya yaşatılan her şey daha da anlam kazanıyor. Çünkü bu pencereden bakıldığında, manzara hem bir bütün olarak, hem de daha net olarak görülebilecek kadar aydınlanıyor.
Ama Çaldağı konusunda biraz daha aydınlık sunma amacındaki bu yazıma, rengi geceden bile kara bir adamın sözleri ile başlayacağım. Bu kapkara adamı benim için özel kılan ise sözlerindeki aydınlık. Adını hatırlayamadığım için, ilk tanıdığım üniversiteli yıllarımdan beri hafızamda kendisini hep “bilge Afrikalı” olarak taşıyorum. Bir TV programında Afrika’nın nasıl sömürgeleştirildiğini anlatmıştı. Ama koca Afrika’nın o büyük gerçeğini sadece 2 cümlede anlatıvermişti. Ayrıca, 2 kamyon dolusu kitap okusam da, koskoca Afrika’nın böylesi büyük bir gerçeğini onun gibi 2 cümlede anlatamayacağımdan dolayı da kendisini hafızamda hep “bilge Afrikalı” olarak yaşatıyorum.
Aynen şöyle diyordu o rengi geceden daha kara, ama sözleri güneşten daha parlak olan bilge Afrikalı: “Beyazlar Afrika’ya geldikleri zaman, bizim kocaman topraklarımız, onların da küçücük İnciller vardı ellerinde. Bize önce İncil’i tanıtıp, ardından da gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımız zaman bir de gördük ki; onların artık toprakları, bizim ise sadece İncil’ler vardı elimizde…”
Benim “bilge Afrikalı” diye inatla hafızamda yaşattığım bu kara adam bugün yaşamıyor. Ama yaşasaydı, eminim Afrikasının gerçeğine bilgece 2 cümle daha eklerdi. Çünkü onun Afrikasında bugün açlık var! Onun Afrikasında bugün çocuklar açlıktan ölüyor…

Soğuk Savaş dönemi ve Yeni Sömürgecilik

 

1950'li yıllardan 1990'lı yıllara gelinceye kadar birbirine alternatif 2 ekonomik sistemin varlığı dolayısıyla 2 kutuplu bir dünya vardı. Bu nedenle dünyada soğuk savaş rüzgârları esmekteydi. Tüm dünyayı kendisi için bir pazar olarak gören emperyalist sistem, 2 kez dünyayı paylaşmak için tüm dünyaya yayarak yarattığı dünya savaşlarından, ama özellikle Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombasının bile atıldığı 2. Dünya Savaşı'ndan sonra dünyayı paylaşmak uğruna kendi aralarında savaşmanın nelere mal olduğunu iyice anlamıştı. Artık emperyalist sistemin karşısında caydırıcı bir güç olarak dev bir alternatif blok oluşmuştu.

Emperyalist-kapitalist sistemin karşısında bir alternatif olarak yükselen sosyalist sistemin varlığı, bu nedenle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra emperyalist ülkeleri kendi aralarında bir daha savaşmamak için bir entegrasyona zorluyordu.  Emperyalist devletler kendi aralarında savaşmak yerine, Ortadoğu örneğindeki gibi hiç bitmeyen bazı "bölgesel savaşlar" yaratıyordu. Öte yandan, sömürgesi haline getirmek istediği ülkelerin açıkça işgal edilmesi yönteminin de kendisine pahalıya mal olduğunu ve bu durumun özgürlük, bağımsızlık ve ulusal kurtuluş savaşlarına ve sonrasında da sosyalist devrimler sürecine dönüştüğünü fark eden emperyalist sistem, artık bu yeni dönemde "eski sömürgecilik" yönteminden vaz geçerek, "yeni sömürgecilik" yöntemlerine yöneliyordu.

Yeni sömürgecilik yöntemi ile; ülkeleri açıkça işgal etmek yerine, bu ülkelerde yaratılan işbirlikçi iktidarlarla emperyalizmi bir "içsel olgu" haline getirebilecek bazı çözümler ve yeni politikalar gündeme getiriliyordu. Sermaye ihracı ve borçlandırma yolları ile ülke ekonomilerinin ele geçirilerek bağımlı kapitalist sistemler oluşturulması sonucu emperyalizm bir "içsel olgu" haline geliyor, böylece yaratılan yeni-sömürge ülkelerde emperyalizm için "gizli işgal" dönemi başlatılmış oluyordu. Emperyalizm olgusu, dışa bağımlı geliştirilen kapitalist ekonomik sistemler için bir "dış olgu" olmaktan çıktığı ve artık "içsel bir olgu" haline geldiği için, "açık bir işgal"e pek gerek kalmıyor, emperyalizm işgalini gizlemekle böylece doğrudan bir hedef olmaktan da kurtuluyordu.

Dünyanın artık 2 kutuplu bir halde olması nedeniyle,  emperyalist sistem bir taraftan dünyanın geri kalmış bölgelerini kendi sömürgesi haline getirebilme konusunda bu gibi yeni çözümlere ve yeni yöntemlere başvururken, diğer taraftan da karşısında bir dev gibi yükselmekte olan sosyalist sisteme karşı da "dünyanın kontrolünü elinde tutma mücadelesi" vermek durumunda kalıyordu. Bu dönemdeki yeni yöntemlerden biri de; emperyalist sistemin başını çeken, emperyalizmin dünya politikasını belirleyen ABD tarafından uygulamaya sokulan ve  "yeşil kuşak projesi" diye tanımlanan bir yöntemdi. Bu proje ise gerici akımların desteklenip örgütlenmesini ve zamanla da palazlanıp daha da büyümesini sağlayarak, "sosyalist blokun bir kuşatma ve abluka altına alınması" hedefiydi.

Küreselleşme ve Vahşi Kapitalizm

Yeşil Kuşak projesinin sosyalist sistemdeki çöküş süreci ile birlikte başarı sağlamasının ardından, dünyanın efendisi olmak isteyen emperyalist sistem, sermaye düzeninin dünyada alternatifsiz tek düzen olduğunu, "küreselleşme" adı altında yeni bir döneme geçildiği açıklaması ile duyurdu. Sermaye düzeninin tüm dünyada "tek düzen" olarak dayatılması anlamına gelen "küreselleşme" politikası, aslında vahşi kapitalizm aşamasına daha dolaysız bir sıçrama yapılması anlamına da geliyor.

Geçmişte karşısında caydırıcı bir alternatif güç olan sosyalist sistemdeki çöküş ile alternatifsiz kalan emperyalizm, bu nedenle küreselleşme sürecine girişle birlikte eski sömürgecilik yöntemlerini de yeniden devreye soktu. Daha önce, karsısında yükselen dev bir alternatif güç olan sosyalist sistem nedeniyle "yeni sömürgecilik" yöntemlerine yönelen emperyalizm, böylece bu alternatif güç ortadan kalkınca, ayrıca eski sömürgecilik yöntemlerine de yeniden gereksinim duydu. Bu ise, daha azgınca bir sömürünün ve sömürgeleştirmenin başlatılması demek.

Emperyalist sistem işte bu amacını da, "küreselleşme" diye adlandırdığı "yeni dünya düzeni" kurma yolunda "Büyük Orta Doğu Projesi"ni devreye sokarak yapmaya çalışıyor. Çünkü eski sömürgecilik yöntemlerinin yeniden uygulanabilir hale gelmesi ve işlerlik kazanabilmesi için, yeryüzünün de buna uygun bir zemin haline getirilmesi gerekiyor. İşte bugün emperyalizm tarafından ülkelerin (özellikle Ortadoğuda ve Türkiye'de) iç dinamikleri ile oynanması biraz da bu amacı içeriyor...

Vahşi kapitalizmde madencilik anlayışı: Vahşi madencilik

Emperyalizmin ortaya çıkışı ile birlikte uygulamaya soktuğu eski sömürgecilik yöntemi, "klasik sömürü yöntemi" olarak da bilinir. Bu klasik sömürü yönteminin en önemli ayağı ise, az gelişmiş, geri kalmış, geri bıraktırılmış veya sömürgeleştirilmiş ülkelerin yeraltı zenginliklerinin soyulup sömürülmesi anlamını taşıyor.

İşte bu nedenle sanki tek bir yerden düğmeye basılmış gibi, süreç içinde bizim gibi ülkelerdeki madencilik ile yasalar yavaş yavaş ve kademeli biçimde bu klasik sömürü yöntemine uydurulacak şekilde değiştirilmeye başlandı. Bizde ise bu değişim, Genel Başkanı Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşgüdüm başkanı yapılan AKP iktidarına nasip oldu...

İşte bizde AKP iktidarının çıkardığı "yeni madencilik yasası" ile artık tam anlamıyla "vahşi madencilik" diye tanımladığımız madenciliğin doğuşunun bir başka hikayesi böyle anlatılabilir. Ama en kısa tanımlama şu: Görülüyor ki,  vahşi kapitalizmin madencilik anlayışı da vahşi madencilik.

İşte bu dünya haritasının Turgutlu ölçeği üzerindeki yansıması da Çaldağı konusudur.

Çaldağı konusunu uzun uzun anlatmaya gerek var mı? Bu konu artık yeterince biliniyor. Ama şöyle özetleyelim: Dünyada ilk kez uygulanmak istenen ve tüm Gediz vadisini büyük bir çevre felaketine götürmesi söz konusu olan bir madencilik yöntemi.

Bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekecek. Bunun için de, geçtiğimiz Temmuz ayı içinde yazdığım ve dostlarla, bilim insanları ve çevreci kuruluşlarla geniş bir platformda tartışılmak üzere paylaştığım "Nikel Madenciliğinde Sülfürik Asit Projesinin Laboratuarı Türkiye Mi?" başlıklı yazıyı hatırlatmak istiyorum.

Bu yazıda dikkat çekmeye çalıştığım bazı konular var.
Hatırlatmak için kısaca vurgulayayım:
1- Türkiye'nin nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin uygulanabilir olduğu bir laboratuar haline getirilmek istendiği...
2- Halkımızın böyle bir kimyasal laboratuarda gönüllü kobaylık yapması için de biri "açık", diğeri "kapalı" iki seçenek sunularak kandırılmak istendiği...
3- Bu nedenle aynı şirket tarafından (Encon Danışmanlık şirketi) verilen ÇED raporlarında Çaldağı için "açık", Gördes için de "kapalı" iki farklı sistem önerildiği...
4- Buna bağlı olarak da "sülfürik asit projesine karşı verilen çevreci mücadelenin izdüşümü" açısından, Turgutlu ve Gördes'in bir bütünün parçaları durumunda olduğu...
5- Çaldağı'ndaki maden şirketinin, şimdi de şirketi Türkleştirme taktiğine başvurarak, Çaldağı direnişini çözmeye veya "direnişteki zayıf halkalar"ı koparmaya çalışacağı...
Bu yazının tamamı için tıklayınız:  Türkiye sülfürik asit projesi laboratuarı mı?

Bizler ne diyoruz?

Elbette ki bizim tavrımız net. Bizler neyle ve nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzun bilincindeyiz.

Ama yine de bir kez daha bir ayrıntıyı net olarak ortaya koymakta yarar olabilir.
Birileri tarafından önümüze konulan "açık mı, kapalı mı?" türündeki bu iki seçenekten birini tercih etmek gibi bir tutumumuz olamaz ve yok da zaten. Bizim tercihimiz, dünyanın 7 cennet tarım harikasından biri olan Gediz Vadisidir.

Bu nedenle biz ne diyor, ne istiyoruz bir kez daha somutlamak gerekirse:
- Ne açık, ne de kapalı hiç birini seçmiyor, dünyanın en harika tarım cennetlerinden biri olan Gediz Vadisi'nin sülfürik asitle yıkanarak yok edilmesini istemiyoruz.
- Tüm ormanlarımızı ve sit alanlarımızı madencilik için talan edilmeye, yeraltı zenginliklerimizi de yabancılar ve yandaşlar için yağmalanmaya açan, ülkemizde vahşi madenciliğin önünü açan bu madencilik yasasının değişmesini istiyoruz.
- Çevreye ve insana saygılı, çevre ve insan sağlığını, tarihi zenginliğimizi koruyan, ileri teknolojinin bu amaçla uygulanacağı bir madencilik anlayışının oluşmasını istiyoruz.
- Böyle bir madencilik yasası çıkıncaya kadar da, verimli tarım topraklarımızın yine tarım amaçlı korunmasını, dünyanın en zengin tarihi-arkeolojik zenginliğine sahip olan ülkemizde tarihsel kalıntıların yer aldığı bölgelerin yeniden sit alanı kapsamına alınarak korunmasını, ormanlarımız ve sit alanların yeniden madencilik yapılmasına yasak alanlar olarak ilan edilmesini istiyoruz.

Gediz Vadisi cinayetinin ne açık ne de kapalı şekilde yapılmasının bir anlamı yok! Açıkça da yapılsa, kapalı da yapılsa, cinayet cinayettir. Birinci sınıf tarım arazisi olan, dünyanın en cennet vadilerinden Gediz Vadisi'nin asitle yıkanarak yok edilmesini istemiyoruz.

Sinsi bir tezgah olabilir mi?

 

Peki, birileri tarafından Gediz Vadisi gerçekten yok edilmek istenmekte midir?
Veya neden yok edilmek istenebilir?

Şu gerçeğimizi bir kez daha hatırlayalım: Türkiye bugün IMF ve AB reçeteleriyle tarımda geri bırakılmaya, geri çekilmeye ve tarımda çökertilmeye çalışılmaktadır. Bu hepimizce malum.

Gediz vadisi ise, dünyanın 7 tarım harikasından biridir. Dünyanın en bereketli tarım bölgesi olarak ülkemize tarımsal alanda ekonomik girdi sağlayan en verimli tarım toprağıdır. Manisa ve yöresinin sadece tarımsal girdi olarak sağladığı gelir, sadece 1 yılda 3,5 milyardır. Ve Manisa ovası sayesinde Türkiye, Amerika'dan sonra dünyada üzüm üretiminde birinci sırada yer almaktadır. Ayrıca Manisa ve yöresi, Sultaniye çekirdeksiz kuru üzümün dünya merkezidir. Çünkü Sultaniye çekirdeksiz üzüm dünyada sadece Manisa ve yöresinde yetişmektedir...

 

Manzara şimdi netleşti mi biraz? Çaldağı'ndaki maden şirketi (adı ve kimliği ne olursa olsun) tarafından dünyada ilk defa uygulanmak istenen madencilik projesi ile, dünyanın en cennet tarım alanı sülfürik asit projesi için açık bir kimya laboratuarı haline getirilecek, bir cennet vadi böylece asitle yıkanacak... (Böylece çöle çevrilecek veya yok edilecek...)

(Bu durumda, elbette ki öncelikle böyle bir olayın ilk karşısında durması gerekenlerin yoldan çekilmesi için, ilk önce bu kimselerin veya kurumların satın alınarak kandırılıp, maden yanlısı bir çizgiye çekilmesi gerekecek. Bu nedenle de bu projenin ardındaki güçler tarafından özellikle üzüm tüccarlığı yapanların ve benzer kurumların önce tarafsızlaştırılıp, sonra da bazı yollarla maden yanlısı çizgiye çekilmesi çok önemli...)

Peki böyle bir canavarlık mümkün mü, yoksa bu ortaya konulan tez sadece bir saçmalık olarak mı nitelendirilebilir? Bu soruya, bu dünyada Nagazaki ve Hiroşima'ya atom bombasının bile atıldığını unutmadan bir cevap vermek gerekir, ki Gediz Hiroşima Olmasın!!!

Emperyalizm tarafından tüm dünyanın eski sömürgecilik yöntemlerinin uygulanabilir olduğu bir zemin haline getirilmeye çalışıldığı aşamada, böyle bir dünya haritasının Manisa ölçeğinde, bizlerin Çaldağı ve Gördes maden işletmecilikleri ile karşı karşıya kaldığı durum somut olarak şudur: Dünyanın en bereketli tarım topraklarından olan Gediz vadisi, sülfürik asit projesinin uygulanabileceği bir laboratuar haline getirilmek istenmekte, halkımız da bu laboratuarda gönüllü kobaylık yapması için biri "açık", diğeri "kapalı" iki seçenek sunularak kandırılmak istenmektedir.

Biz ne istiyoruz ve ne yapıyoruz?

Eğer Gediz vadisinin çöle dönüşmesini istemiyorsak, bizim tavrımızın şu şekilde ortaya konularak ifade edilmesi gerekir:
- Türkiye'nin nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin uygulanabilir olduğu bir laboratuar haline getirilmesine izin vermemeliyiz!
- Ne açık, ne de kapalı, sülfürik asit projesine karşı çıkmalıyız.
- Gediz vadisinde toprağın üstü altından çok daha değerlidir.
- Bu toprağın altında eğer bir zenginlik varsa, yarın daha ileri ve iyi bir teknoloji ile, ama özellikle bu teknolojinin insana, çevreye ve tarihi zenginliğimize saygılı anlayışla uygulanabileceği bir madencilik yasası ile, insana ve çevreye dost bir madencilik anlayışı ile biz bu zenginliği halkımıza kazandırırız.
- O zamana kadar ise, verimli tarım alanlarımızı yine tarım amaçlı korumalı, toprağın altındaki bu zenginliğimizin de gelecek kuşakların en karanlık günlerinde kendilerine bir ışık ve umut olabilecek bir sermaye olarak bulunduğu yerde kalmasını sağlamalıyız...

Bugün bizim yaptığımız nedir?

Bizler dün ne yapıyorsak bugün de aynı şeyi yapıyoruz, insanlık için aynı mücadeleyi veriyoruz. İşte dünya nereden nereye geldi? İyice kokuşmuş düzen bir de vahşi bir özellik kazanarak, saldırganlığını artık "çevre" dediğimiz insanların ortak yaşam alanlarına kadar getirip dayandırdı. Yani; dün insanların alın teri ve emeklerinin hakkı için mücadele veriyorduk, bugün ise aynı insanların bir de yaşam hakkı için mücadele vermek durumunda kalıyoruz. Bu yüzden vahşi kapitalizme karşı mücadeleyi çevreci mücadeleden soyutlamak ve ayırmak artık mümkün değil. Çünkü yukarıda vurguladığım gibi, vahşi kapitalizmin madencilik anlayışı da vahşi madencilik...

Ya da bunu bir de doğanın dilinden söylemeye çalışırsak, şöyle diyebiliriz: Bizim yapmaya çalıştığımız şey ve verdiğimiz mücadele, bir anlamda doğanın kendini koruma ve savunma refleksidir de. Çünkü, bizler de yaşayan en büyük canlı olan doğanın birer parçalarıyız...

Asıl ikilem: cüzdan mı, vicdan mı?

Kısacası, birilerinin bizim önümüze getirip de koyduğu “açık mı-kapalı mı?” şeklindeki bu iki seçenekten birini bizler seçmek zorunda değiliz. Bizim seçimimiz, dünyanın 1. sınıf 7 tarım harikasından biri olan Gediz Vadisi olmalıdır…

Veya… Gediz vadisi bize bir başka ikilem sunuyor ve kendi geleceğinin ne olacağını anlatmak için bizlere şöyle diyor: "Benim yaşamam sizlerin doğru seçim yapmanıza bağlı. Sizin için yaşamda hangi değerin daha önemli olduğuna karar vermelisiniz. Daha büyük cüzdan mı, daha büyük vicdan mı?"

Ben kendi adıma, kendi değer yargılarım, inancım ve dünya görüşüm doğrultusunda seçimimi şöyle yapmıştım: Ben, daha büyük cüzdan değil, daha büyük vicdan taşıyan biri olarak yoluma devam edeceğim!

Sonuç olarak, biraz siyasi perspektifi de içeren bu yazıyı bu şekilde bir paylaşıma açarken, amacım kesinlikle birilerine siyasi veya ideolojik bir düşünce yapısı empoze etmek değil. Yazının sunumunda böyle bir perspektife ihtiyaç duyulmasının nedeni, gözlerimizden kaçan ayrıntıları daha çarpıcı şekilde vurgulama ihtiyacından kaynaklandı. Ama bu yazıdaki asıl ve tek amaç; insanların vicdanlarına ve sağduyusuna seslenebilmek.

Bu işin ne kadar zor olduğunu bile bile yapıyorum bunu. Vicdanlar cüzdanların gölgesinde kalmışken, bu işin ne kadar zor olduğunu da biliyorum. Öte yandan sağduyuya seslenmenin de ne kadar zor olduğunun bilincindeyim. Sağduyu, hem toplum olarak, hem de bu toplumun bireyleri olarak varlığını çok uzun zamandan beri unuttuğumuz bir değer çünkü. Hatta belki dünyanın bile, insanlığın bilinç kaybına da uğratılması nedeniyle, giderek varlığını unuttuğu bir olgu... Ama ben yine de bile bile ve inatla bunu yapmaya devam edecek, "Çaldağı'nda neler oluyor?" sorusunu sormaya devam edeceğim.

Tüm değer yargılarının alt üst olduğu böylesi bir süreç yaşanırken, bazıları bu yüzden "cüzdan"ın karşısına "vicdan" diye bir şey koymamı bir "suç" gibi de göreceklerdir belki. Ama ben bu suçu işlemeye de devam edeceğim. Çünkü vicdanımın ve toplumun varlığını unuttuğu sağduyunun kulağıma fısıldadığı ses şöyle diyor: "Sen bu suçunla başını dimdik tut! Onlar yarın tarih karşısında bugünkü suçsuzluklarıyla utanacaklar!"

03 Haziran 2012




0 Yorum - Yorum Yaz
70’lik bir delikanlı:
Prof. Salih Özbaran

”Tarih, halkın ruhudur” der, bir Sovyet düşünür.
A. W. Gulyga’ya göre ise “Tarih, insanlığın belleğidir.”

Tarihi yazmak, insanlığın belleğini diri tutma amacına da hizmet ediyor.  Aynı zamanda dünyanın seyri, insanoğlunun yaşam kavgası sürecinde çeşitli uygarlıklar kurmuş, ama tarihin akışı, çağların devinimi ve ivmesi içinde zamanla ortadan kalkmış ya da unutulmuş topluluk, halk veya ulusların ruhunu yaşatmak anlamını da taşıyor. İşte tarih sayesinde onların yaşamları, felsefeleri, kültürleri, kimlikleri hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Tabii doğru bir tarih anlayışı ile…

Tarihi araştırmak, bir bakıma bulmaca çözmeye de benzer. Ya da bir “yap-boz” oyunu. Doğru parçaları yerli yerine oturtamayınca, ortaya doğru bir resim çıkarabilmenin olanağı yok. Ya da tarihi araştırırken, bir labirentte ilerleniyormuş gibi hissedilir. Bu karanlık tüneli andıran labirentten çıkıp, aydınlığa kavuşabilmek, yol boyunca ilerlerken yolu iyi görebilmek için ışık sunacak bir meşaleye gereksinim duyulur. İşte bu meşale, bilimdir! Tarih ve bilim, bu bakımdan birbirinden ayrılmaz, bütünsellik içindedir. Açıkçası; tarih de bir bilimdir! Yani, doğru bir tarih anlayışı çok önemli. Ya da tarihin bir bilim olduğu gerçeğini bilmek çok önemli.

Ne var ki; günümüzde bile hala tarihi bilimselliğin ötesinde algılayanlar var. Ortaçağın feodal kültürünün bir kalıntısı olan felsefe ve düşünce tarzlarını aşamayan, bilimselliğe ulaşamayan pek çok zihniyet, bugün bile tarihi masal, efsane ve hurafelerle özdeşleştirmiş veya süsleyip püslemiş durumda. Onlara göre tarih; bir efsaneler toplamı. Veya masalsı bir anlatımı olan, mistik esintiler taşıyan ve bol hurafelerle de süslenen bir  “zaman edebiyatı”. Bu yüzden kendi tarihimizi araştırırken bile, bilinmezliğin getirdiği “gizem”, kimi araştırmacıları bu “gizem”in büyülü havasına sokup, ya mistisizmin sisli yoluna ya da mitolojinin masalsı dokusuna saptırıyor. Bu yüzden de bazen tarihi bir olayı okurken, size bu olayla ilgili gerçek mi, yoksa bir masal mı anlatılmaktadır, bunu ayırt edebilmekte zorlanırsınız.

Liseli yıllarımda, profesör sıfatı taşıyan kimselerce yazılmış tarih kitaplarında masal anlatıldığına tanık oldum. Profesör ünvanlı biri tarafından İstanbul’un fethinin “Fatih Sultan Mehmet’in bir an atını kızgınlıkla denize sürüp dörtnala koştuğu, sonra da geriye dönüp bakınca atın ayaklarının hiç ıslanmadığı, böylece ilahi bir kudret nedeniyle atının denizin üzerinde hiç batmadan yürütüldüğü, işte bu nedenle İstanbul’un fethedilebileceğine herkesin çok inandığı” şeklinde anlatıldığını çok iyi hatırlarım. Hatta o zamanki tarih ve sosyoloji kitaplarında kurttan türediğimizin nasıl da ballandıra ballandıra anlatıldığını hiç unutmam…

Liseli yıllarımdan bugüne geçen bunca zaman sonra tarih anlayışında değişen bir şey oldu mu? Oldu tabii ki, ama daha da kötüye doğru ve zamanın ortamına uydurularak. Örneğin Çanakkale Şehitleri’ni Anma Haftası açılışları artık ilahiler ve dualarla yapılıyor! Sonra da Çanakkale zaferinin evliyaların yardımları ile kazanıldığı anlatılmaya başlanıyor. Yani, tarih gerçeklerden koparılıp soyutlanarak, içine masallar ve hurafeler doldurularak insanları bir amaç doğrultusunda aldatıp uyutmak için bir araç haline dönüştürülüyor yine.

Oysa Mustafa Kemal şöyle der: “Tarihi yazanlar gerçekler konusunda tarihi yapanlar kadar dürüst, samimi ve titiz davranmazlarsa, asıl gerçek anlaşılmaz bir hal alabilir.”

Peki bizde tarih anlayışı neden böyle? İşte bunun cevabını Prof. Salih Özbaran’ın “Güdümlü Tarih” adlı kitabında bulabilirsiniz. Tarih güdümlü bir şekilde yazılıp anlatılıyor. Amaç, asıl gerçeği gözlerden ırak tutmak, insanların dikkatinden kaçırmak çünkü. Bu yüzden tarih bizde zamanın içindeki hakim olan iktidarların topluma dayatmaya çalıştıkları kendi öğretileri doğrultusundaki yönlendirmelerine göre bir uslüp, amaç ve anlatım tarzına bürünüp, o iktidarın niyetine göre bir araç haline getiriliyor.

Bizde tarih nasıl bu hale getirilmiş? İşte bunun da cevabını Prof. Salih Özbaran’ın “Geçmişi Güncelleştirmek” adlı bir diğer kitabında bulabilirsiniz. Bizde tarih bu şekilde, değişen iktidarların zihniyetine, emellerine ve hedeflerine uygun bir şekilde değişik kalıplara büründürülüp zamanın koşullarına uydurularak anlatılır. İşte bunu “geçmişi güncelleştirmek” diye açıklıyor Prof. Özbaran. Örneğin Çanakkale Savaşı, geçmişimizde yer alan, insanlığın ve tüm dünyanın hala unutamadığı destanlaşan bir zaferdir. Ama Türkiye’nin içinde yaşadığı bugünkü siyasi atmosferi içinde nasıl anlatılıyor? İlahiler ve mevlit eşliğinde açılıp, evliyaların yardımı ve desteğiyle kazanıldığı anlatılıyor. Çünkü zamanın efendilerini ancak bu anlatım tarzı ve üslup memnun ediyor…

Böylelikle asıl gerçek gözlerden saklanıyor. Önce bilimden koparılıp, bir başka anlayışın etkisine sokuluyor. “İnsan aklı”, “özgürlük ruhu” ve “insanlık onuru” gibi yaşamda insanlık için en önemli değerler ortadan kaldırılıp, tarihi gerçekler yerine masallar anlatılmaya başlanıyor. Yani Prof. Özbaran’a göre, geçmişimiz zamanın siyasal atmosferine uydurulacak şekilde güncellenmektedir. Gulyga’nın tanımıyla, “Tarih, insanlığın belleği” ise eğer, demek ki birileri sizin belleğinizle oynuyor. Ya da “Tarih, halkların ruhu” ise eğer, demek ki birileri atalarınızın ruhu ile de oynamaya çalışıyor…

Bunları bize bir tarih profesörü anlatıyorsa eğer, bilin ki durum çok vahim o zaman! Yani, bize gerçek tarih anlatılmıyor ya da doğru anlatılmıyor. Sadece birilerinin istediği şeyler, birilerinin istediği şekilde anlatılıyor. Prof. Özbaran’ın bu kitaplarını okurken, bir Kızılderili atasözünü hatırladım. “Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar, kitaplar sadece avcıyı över” der, bir Kızılderili atasözü. Prof. Özbaran’ın “güdümlü tarih” ifadesini ne kadar da güzel anlatan bir söz…

Tarihi yapanların hep krallar, padişahlar olduğu anlatılır. Oysa gerçek bu değil. Ya da iyi niyetli bir tarihçi çıkıp size “tarihi yapan halktır” der. Bu tanım gerçeğe daha yakın olduğu için yürekten benimseniverir. Ama yeterli mi? Eğer tarih, “halkların ruhu ve belleği” demek ise, o zaman bu tanımın eksik olduğunu düşünmek gerek. Prof. Özbaran’ı okuduğunuzda, bu eksiğin ne olduğunu fark edersiniz: Tarihi yaptıran nedir? Uygarlık tarihi boyunca halklara tarih yaptıran şey, “insanlık onuru”dur. Öyleyse, tarihi yaptıran eğer insanlık onuru ise, tarihi yazdıran da “insanlık bilinci ve akıl” olmalıdır. Ancak o zaman insanlığa gerçeği söylemiş olursunuz…

Güdümlü Tarih ve Geçmişi Güncelleştirmek adlı kitaplarını okuyup bitirdikten sonra, Prof. Salih Özbaran’ı getirdim gözlerimin önüne. Dudaklarımda beliren hafif bir tebessümle, “Ben size boş yere ‘delikanlı’ diye hitap etmedim sevgili hocam” diye düşündüm. Mecazi olarak ‘delikanlı’ tanımını hangi anlamda kullandığım anlaşılmıştır. Dürüst, mert, karakteri ve kişiliğiyle dimdik bir duruş sergileyen kişi. Düşünce tarzı boyutunda ise, aydınlık düşünceleri nedeniyle dinamik bir üretkenliğe, cesur bir tavır ve anlayışa sahip bir karakter. Çünkü hiçbir kralın veya diktatörün öldürmeyi başaramadığı insanlık onuru ile özgürlük ruhunun varlığını gür bir ozan sesiyle bağıran bir tarihçidir Prof. Özbaran. Delikanlı bir tarihçi ya da…

Bu yüzden, Çaldağı mücadelesinde de bir bilim insanının onurlu duruşunu sergileyerek dimdik saf tutmuştur Prof. Salih Özbaran. Bu yüzden, Çaldağı mücadelesinde bir bilim insanının verebileceği en önemli katkıyı yazdığı makaleleri ve “Çaldağı Benimdir” adlı kitabıyla sunmuştur. Bu yüzden eğer Salih Özbaran “Çaldağı benimdir, bizimdir” diyorsa, bilin ki bu doğrudur. Çünkü delikanlı bir tarihçi söylüyor bunu.

Yaşı 70 civarında. Ama ben ona “delikanlı” diyorum. Boş yere değil. Nice tarih profesörleri o tiz ve cılız sesleri ile tarihi gerçekleri nasıl saptırırız diye masallar üretip, tarihi olayları hurafelere bezeyerek anlatmaya çalışırken, Prof. Salih Özbaran yazdığı nice kitabı ve makaleleri ile “masal anlatmayın!” diye gür bir ozan sesiyle seslenmiştir. Nice genç insandan çok daha diri ve dimdik şekilde Çaldağı mücadelesinde saf tutmuştur.

Bu yüzden, yazıya konu edindiğim 2 kitabını bitirdikten sonra, içimden geçen duygular 2 kelime ile ifade buldu, tarihin ne olduğunu bize bir tarihçi olarak anlattığı ve bir tarihçi olarak, “Çaldağı benimdir, bizimdir” dediği için:  “Teşekkürler delikanlı!”

 29 Nisan 2012         

 Bir kitap: Çaldağı Benimdir!

Aslen Turgutlulu olan emekli tarih profesörü Salih Özbaran, Çaldağı konusunda bir bilim insanının tavrını takınarak sergilediği duruşla özel bir yer edindi. Çeşitli makeleleri yanı sıra, geçtiğimiz 2011 yılı Mart ayında yazdığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla bastırılan kitapçık ile de katkılarını daha üst aşamalara taşımaya devam ediyor.

Kitabının önsözünde şöyle diyor Prof. Özbaran: "Çaldağı sorununa bu denli kayıtsız yaşamış olmanın ezikliğini duyumsadım, okumuş, mürekkep yalamış hemşehrilerimin vurdumduymazlığına tanık oldum. Şimdi de kentimi kuşatmış sermayenin gelecekte yaratabileceği korkunç doğa tahribatının ürküntüsünü yaşamaktayım. Ancak Turgutlu'nun Çaldağı, bilginlerin uyarıları paniğe sevkediyor beni..."

  Okumak için tıklayınız



0 Yorum - Yorum Yaz
 

 Öğretmenlerin madene karşı isyanı: "Çaldağı'ndaki maden kapatılsın!"
 TURÇEP 25 Kasım Bilgilendirme Paneli Sonuç Bildirgesi
 VTG Madencilik'in Finlandiya mumu yatsıya kadar bile sürmedi
 Çaldağı sorunu ve çevreci mücadelenin anlamı üzerine
 Çaldağı mücadelesi 'Yazlar Da Geçer' romanı ile edebiyat dünyasına da girdi
 Tüm partiler Çaldağı'ndaki madene karşı TURÇEP çatısı altında birleşti
 TURÇEP'in 5 Haziran Dünya Çevre Günü Basın Açıklaması
 Eski Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe'nin itirafları  
 Nasıl bir çevre felaketi bizleri bekliyor?
 Sülfürik asit liç yöntemi nedir ve tehlikeleri nelerdir?
 Nikel madenciliğinde sülfürik asit  projesinin laboratuarı Türkiye mi?
 İşte gerçekler: Nikel bileşimlerinin kanser yapıcı etkileri olduğu saptandı!
   
 VTG Madencilik'in Finlandiya mumu yatsıya kadar sürmedi
 Çaldağı sorunu ve çevreci mücadelenin anlamı üzerine
 Çaldağı mücadelesi edebiyat dünyasına da girdi
 Tüm partiler Çaldağı'ndaki madene karşı TURÇEP'te birleşti
 TURÇEP 5 Haziran Dünya Çevre Günü Basın Açıklaması
 Nikel madenciliğinde sülfürik asit  laboratuarı Türkiye mi?
  ENÇOK OKUNANLAR
Hayrettin Karaca'ya Nobel Ödülü nedeniyle TURÇEP'in tebrik ve teşekkür mektubu
Kim doğruyu söylüyor? Bu şirkete istedikleri izinler nasıl verildi?
Bir maden uğruna Çaldağ "çöldağ" olmasın!
TURÇEP: "Geldikleri gibi gidecekler!"
Nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin laboratuarı Türkiye mi?
Tarım cennetini sülfürik asitle yıkayacaklar
Yoksa siz 1 milyona kadar sayamıyor musunuz?
Turgutlu'da madencilik oyunu
Evet, Kovuldunuz!


 
Kadın, nedir senin adın?
 
8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nünü kutlarken, ülkemizdeki çarpık veya çarpıtılmış kadın kimliklerini düşünmeden olmuyor.

Çünkü, bugün bile yüzyıllar öncesinden gelen kadının o acı çığlığını duyabiliyorum.
"Bana layık olduğum yeri, benim gerçek kimliğimi verin" diyen çağlar ötesinden bugüne kadar yankılanan o acı çığlık.

Yaşadığımız 21. yüzyılda bile, ne yazık ki kadın hala bir kimlik arayışı içinde bırakılmış. Cumhuriyet devrimini yaşamış Türkiye'de kadınımız, ne acıdır ki, cumhuriyetin 86. yılında kendi durumlarının ne olacağını hala bilemiyor. Bugünkü iktidarla birlikte kadınımız tehlikeli bir şekilde hala bir kimlik arayışı ve kavgası içine sürüklendi. 
Laiklik, kadınların omuzlarında yükselir. Ama bugün "cumhuriyet kadını" imajı yıkılıp, onun yerine "dindar kadın" imajı yerleştirilmeye çalışılıyor.

Laikliği içine sindirebilmiş, laiklik bilincine ulaşmış, çağdaş demokrasiyi kendisine yaşam biçimi olarak benimsemiş kadınlarımız, din devleti veya ılımlı islamcılık istemlerinin tırmanması veya tırmandırılması karşısında tepkili bir topluluk olarak, cumhuriyetle birlikte kazanılmış kendi haklarını koruma ve savunma durumundalar. İşte KADER ve KASİDE gibi kuruluşların ortaya çıkışını bir de bu yönden düşünmeliyiz. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve benzeri diğer kurumları da buna ekleyebiliriz.

İslami felsefeyi kendilerine yaşam biçimi olarak seçen kadınlarımız da, bir yanda bağnazlık ve cehaletin, diğer yanda da katı devletçilik anlayışı arasında bir başka tepkili topluluk olarak arada sıkışmış haldeler. Hatta onların durumu biraz da traji-komik bile sayılır. 

Sermaye düzeninin, vahşi kapitalizm modeli içinde sistemi koruma bahanesiyle "Atatürkçülük" maskesi ardına sığınarak, bir yandan göz boyamak için kendilerine bir maske edindiği Atatürkçülüğü bir baskı ve kimi zaman da saldırı aracı gibi kullanması nedeniyle, ne yazık ki bu kesim kadını da çağdaşlık ve kadının en insani hakları yolunda kendilerini temel hak ve özgürlüklere kavuşturmuş olan Atatürk'e düşman edilmişler. 

Her iki kesim kadını da, aslında bir anlamda aynı kara yazgıyla karşı karşıyalar: TACİZ! 
Bunun adı ise sosyal taciz! Devletin kadın kimliği ve  özgün hakları konusundaki tacizi...
Herşeyi sadece kılık-kıyafete indirgeyen, işin özüyle ilgilenmeyip kolaycılığına kaçarak sadece ayrıntılarla ilgilenen bugüne kadarki iktidarların egemen tavrı ve zihniyetinin, kadınımızı getirip de bıraktığı bir başka manzara daha var, ki bu da kadınımızın geleceğinin aydınlık olabilmesi açısından aklını başına toplamasının ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu yansıtıyor. 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü
'nde bu manzara gözlerimin önündeydi daha çok.
Hoşgörüsüz ve sevgisiz toplum yapısı içinde bugün birer tepkili topluluk haline dönüştürülmüş her iki kesime ait kadınımız, aynı zamanda birbirine diş biler, birbirine nefretle ve düşmanca bakar ve aşağılar hale getirilmiş.
Ataerkil toplum yapısının, feodal kültürün ve vahşi kapitalizme dayalı sermaye düzeninin yarattığı aynı kara yazgıyı paylaşmak zorunda kaldıkları halde hem de...

Ama bu durumu değiştirecek olan, biraz da kadının kendi tavrı bir bakıma. En önemli kriter, 21. yüzyılda kadınımızın çağdaşlık yolunda kendi takınacağı tavırdır. Yazımın başında vurguladığım gibi, "laiklik, kadınların omuzları üzerinde yükselir."
9 Mart 2009  
Sonraki yazı:  Ezilen ve horlanan hayatlar




0 Yorum - Yorum Yaz


Tarih öncesinin en gerilerinden tek tanrılı dinlerin yerleştiğidönemlere kadar uzanan ve Akdeniz yöresini kapladıktan sonra, bir yandan kuzey ülkelerine, öte yandan Asya'nın içlerine dek yayılan, birçok ulus, uygarlık ve kültürlerde değişik adlarla anılıp hep aynı prototipe indirgenebilen Ana Tanrıça dininin kaynağı Anadolu'dur. Bu su götürmez gerçek gün geçtikçe daha belirginbiçimde gözümüzün önüne serildiği halde, kültü dal budak salmış bu tanrıça figürünün değindiği bilim dalları o kadar çoktur ki, araştırmaları bir tek ilgi merkezinde toplamak, elde edilen verilerle bulguları bir açıdan inceleyip değerlendirmek yepyeni denebilecek bir uğraştır. Ana Tanrıça dinini aydınlatmak bugün arkeoloji, tarih, din tarihi, mitoloji ve sanatla yazın tarihininkatışık görevi olmalıdır.Bütün bu kolların çabası bir araya geldikten sonradır ki, Ana Tanrıça'yı gereğince, gerçeklere uygun olarak tanıyabileceğiz ve anlayabileceğiz. Son yıllarda konuyu en çok aydınlatan bilim dalı arkeoloji olmuştur.Çatalhöyükve Hacılar'da yapılan kazılar Ana Tanrıça figürünün !. Ö. 6500-700 yıllarına kadar uzandığını ortaya koymuştur. Sümer'den de önceki bir kültür çağını yansıtan bu tarihler Ana Tanrıça'nın Anadolu'nun yerlisiolduğunu açığa vurmaktadır. İşin en tuhaf ve düşündürücü yönüde Ana Tanrıça yontularıyla bir sırada Çalalhöyük'te bulunan çizgi motiflerinin Anadolu'nun geleneksel halk sanatlarını, örneğin bugün bile yaşayan kilim motiflerini yansıtmasıdır. Yontuların heykel, figürlnve idolbiçiminde olanlarına gelince, bunlar yazın kaynaklarındaki Ana Tanrıça tanımlarına tıpatıp uymakta, çok sonraları tarihsel çağlarda anlatılane fsanelerini bile dile getirmektedir. Oturmuş durumda, kaim kalçalı, göbekli, dolgun memeli bir tanrıça, kollarında çok daha ufak boyda bir erkek figürü taşımakta; bu figür göğsüne yapışmış, üstüne tırmanmış gibidir. Bu erkek, Tanrıçanın hemçocuğu, hemsevgilisidir, ilerdeefsanesianlatılacak Attis'in ta kendisidir. Oturmuş, ya da doğurmak pozunda olan tanrıça ise iki yanındaki iki aslana dayanmaktadır. Tıpkı çok sonraki heykellerinde görüleceği gibi, "potnia theron" yani hayvanların kraliçesi, doğa üstüne sonsuz egemenliğinin bir simgesi olarak aslanı yanından ayırmamaktadır. Kalınkalça, meme, karın altının bir üçgen biçiminde belirtilmesi gibi motifler analığı ve dişiliği simge lemek bakımından Kybele'den Artemis'e k<ı dar büyük ana tanrıça imgelerinde bulunmak tadır.
Bir de arkeolojinin daha değinmediği, toprak üstünde oldukları için belki hiç değinmeyeceğiKybele anıtları vardırki, ilkçağda Phrygia diye tanınan bölgede yaygın bir alana dağılmış kır tapınaklarıdır. Eskişehir'le Afyon arasında ulaşımı zor bir yöredeki bu anıtlardan en çok tanınanı Yazılıkaya diye anılan Midas anıtıdır. Çoğu ormanlarda, yeşillik arasında bir kayaya yaslanmış olarak, ya da düzlükte birkaç basamak üstüne kurulmuş olan bu anıtlar birer cepheden ibarettir. Üçgen biçiminde bir çatı, altında bir taş duvar, duvarın içinde de çokluk bir niş oyulmuştur ve nişlerin kimisinde ayakta bir tanrıça heykeli görülmektedir. Tapınakların bazılarında tanrıça heykelinin iki yanında ön bacaklarını tanrıçaya dayamış iki aslan vardır, tanrıçanın da, aslanlann da seks yerleri zamanla aşınmıştır. Buraya Ana Tanrıçaya tapınmaya gelen duacıların Kybele'nin simgelediği bereket ve doğurganlıktan pay almak için seks yerlerine dokunup onları aşındırdıkları bellidir. Ev biçimindeki bu basit tapınaklar Phrygia'da Kybele dininin kentler dışına da taştığını, bütün doğaya yayıldığını gösterir Bu cephe tapınaklarında dikkati çeken bir nokta bunların Lykia'daki kaya mezarlarına çok benzemeleridir. İstanbul Üniversitesi Film Merkezince çevrilmiş olan bir belgesel filmden tanıdığımız bu Kybele anıtlarının arkeoloji buluntularıyla ve başka bölgelerde rastlanan buluntularla karşılaştırılıp değerlendirilmesi Ana Tanrıça dinini aydınlatmaya yarayabilir. Sözü geçen filmin asıl değeri de Ana Tanrıçayı Çatalhöyük'ten Roma çağına kadar her çeşit anıt ve imgeleriyle ortaya sermekle kalmayıp, Anadolu halk törelerinde bu inançtan kalma iz ve etkileri de ortaya koymaya çalışmasıdır: Phrygia ırmağı Sangarios'un kaynağında; suya çiçek ve özellikle menekşe atmakla kutlanan Attis,, yani bahar şenliklerinden bugün de bir şeyler kalmıştır. Kybele'nin tapım merkezlerinden olan Manisa'daki Mesir bayramı ve bu bahar bayramında camiden aşağıya halka bereket ve doğurganlık sağlayan macunların atılması Anadolu'nun yerlisi olan bir inancın süregelmesi olabilir. Yukarda sözünü ettiğimiz bilim kollarında işbirliği ve daha derine giden kıyaslamak araştırmalar bu alanda çok yararlı olabilir.

Yazılı kaynaklarımıza gelince, Kybele gerek şiir, gerek düzyazıyla en çok sözü edilen tanrıçalardan biridir.Bu alanda bilgilerimiz Yunan yazarlarından çok, Roma yazarlarından gelmedir.

Hiçbir mitolojide hiçbir tanrı Ana Tanrıça kadar çeşitli adlarda adlandırılmamıştır. Bu ad ve sıfat çokluğu Ana Tanrıçanın kaynağı Anadolu'da olmak üzere uluslar üstü bir nitelik kazandığını kanıtlamaya yeter. Kültepe tabletlerinde adına Kubaba olarak rastlanır, Lydia'da adı Kybebe, Phrygia'da Kybele olarak geçer, Hitit kaynaklarında Hepat diye adlandırılır. Komana Pontika (Tokat bölgesinde Gümenek) ve Kayseri yöresindeki Komana Kappadokika (Kemer) kentlerinde adı çok eski bir Anadolu adı olan Mâ'dır. Sümer'de Marienna, Hitit'te Arinna, Mısır'da İsis, Syria'da Lat, Girit'te Rhea, Efes'te Artemis, İtalya'da Nemi gölü bölgesinde Venüs, Ana Tanrıçanın aldırı değişik adlardır. Ayrıca bazı yer adlarından üreme sıfatlara Yunanca meter, Latince mater sözcüğü eklenerek tanrıçanın bölgesel niteliği de dile gelmektedir: Sipylene Sipylos (Manisa) dağının, ldaia Girit'teki İda ve Troya'ya hâkim Kazdagının, Berekyntia Sakarya kıyısındaki eski bir kalenin, Steunene Aizani (Çavdarhisar) yöresindeki Steunos (Kesikmagara) mağarasının tanrıçası olduğunu belirtir; bu sıfatlar arasında en yaygın olan da Dindi/mene adıdır ki Dindymos dağının tanrıçası anlamına gelir. Anadolu'da ise Dindymos adını taşıyan üç dag vardır, biri Phrygia' daki Murat dağı, öbürü Mysia-Phrygia sınırındaki Kapıdag, üçüncüsü de tanrıçanın en önemli merkezi olan Pessinus'a yakın Günyüzü dağıdır. Pessinus da eski adı Justinianopolis olan Sivrihisar'ın biraz güneyinde, Gordium'un güneybatısındaki Balhisar'dır.

Ana Tanrıçanın Pessinus'tan da daha eski bir tapım merkezi Komana şehridir, ya da şehirleridir. Tarih kaynaklarından burada tapınılan tanrıçanın şimşek, topuz ve çift ağızlı baltayla simgelenen bir savaş ve zafer tanrıçası olduğu anlaşılır, Yunanlılar bu tanrıçayı savaş tanrı Ares'in çevresindeki Enyo ile, Romalıiarsa Bellona ile bir tutmuşlardır. Bu niteliğiyle Ana Tanrıça'nın kültüyle Karadeniz bölgesinde merkezlenen Amazonlarla ilişkisi olduğu sonucuna varılır ki, anaerkil bir toplumun ürünü olan savaşçı Amazonları efsanelerin hepsi ister Artemis, ister başka adlarla anılan Ana Tanrıçanın hizmetinde, ya da onunla ilişkili olarak gösterir (Amazonlar, Artemis).

Bütün bu isim ve sıfatlardan anlaşıldığı gibi, tanrıça doğayı bütün canlılığı, verimli ügiyle simgeleyen evrensel bir nitelik taşımaktadır. Toprak ve bereketin kaynağında olmaktan başka, her türlü uygarlığın da etkeni olarak daha sonraki dönemlerde, Efes Artemis'inde görülen kuleli taçları başında taşımakla bir de meter turrita ya da turrigera (Lat. kuleli ya da kule taşıyan ana demektir) olur. Romalıların Magna Mater (Büyük Ana) diye andıkları tanrıça analık vasfını da yalnız insan alanında değil, doğal ve evrensel bir ilke olarak canlandırır.
Aslında bir tek efsanesi vardır, bu efsanede hem tanrıçada analık kavramının nasıl anlaşıldığı dile gelmekte, hem de tapanının biçimi saptanmaktadır: Tanrıça Attis (ya da Attes) adlı bir delikanlıya tutkundur(Agdistis), onu Pessinus kralının (kimi kaynaklarda kral Midas'ın) kızıyla evlenmek üzereyken düğün yerinde birden karşısına dikilerek çıldırtır ve kendi kendini hadım etmesini sağlar.Attis kendi kestiği hayalarından akan kanla toprağı sular, bitkilerin fışkırmasına yol açar ve bir çam ağacına dönüşür.
Toprak-bereket efsanelerinin hepsinde, özellikle Adonis mythos'unda (Adonis) görülen bu ölme-dirilme motifi, Kybele kültünde birtakım vecit, kendinden geçme ve esrime hallerine kanşmakta ve Ana Tanrıça tapımının özünde olan bir çeşit kurban töreniyle gerçekleşmektedir. Attis erkekliğini keserek kendini nasıl tanrıçaya kurban ettiyse, Kybele'nin başrahibi de kanlı bir törenle kendi eliyle kendini hadım etmek zorundaydı. Attis efsanesinde simgelendiği gibi, akan kan ve yitirilen erkeklik gücü daha evrensel bir nitelik kazanarak bereket ve canlılığın daha geniş bir alana, yani bütün doğaya geçmesini sağlamaktadır. Gizemli cümbüşler, şenlikler arasında yapılan bu eylem gene Anadolu'ya özgü ve bazı tarikatlarda bugün başka biçimde de olsa yaşayan bir törenin ilk örneğidir.

Yazılı kaynaklar bize Kybele'nin Pessinus'taki tapımı üstüne ayrıntılı bilgi verir. Tanrıçaya orada bir idol biçiminde tapınılırdı. Bu idol bir "diopetes" yani gökten düştüğü ileri sürülen bir meteorit, bir kara taştı. Pessinus'taki tapınağı siyasal güçlerden büsbütün bağımsız bir din merkezi olarak yönetilirdi. Bu dinsel yönetimin başında iki başrahip bulunur, bunların biri Attis adını taşır, Megabyzos adıyla anılan ikincisi dışardan gelme olması şart koşulan bir yabancıydı. Bu iki kral-rahibin Attis efsanesinde anlatıldığı gibi erkekliklerini tanrıçaya adamış olması gerekiyordu. Galloi diye anılan öbür rahiplerin de vecit halinde hadım edilmeleri töredendi. Phrygia'da yerli bir kült olduğu bütün kaynaklardan belli olan bu rahip devleti özekligini bögeye gelip yerleşen bütün yönetimlere karşı korumuştur. Gerek Komana'da, gerekse Pessinus'taki tapım merkezleri Hititlerin Anadolu'da kurdukları egemenlik döneminde büyük Hitit kralıyla iyi ilişkiler kurmuş, rahip krallar büyük kralın siyasal yönetimini tanımakla birlikte onun din merkezlerine karışmasına hiçbir zaman izin vermemişimin Phrygia dışardan gelme ulusların iki kez saldırısına uğramıştır, biri İ. Ö.1200 yıllarında Friklerin, ikincisi 1. Ö. 686 (ya da 676) sularında Kimmerlerin bölgeye yayılmasıdır. Her iki saldırıda da Ana Tanrıçanın tapım merkezi uluslarüstü niteliğini koruyarak bağımsızlığını ve din devleti olarak etkisini sürdürmek yolunu buluyor. Aynı süreç Efes'teki Artemision'da da görülür, İonyalı kolonistler din merkezine dokunmak şöyle dursun, burada egemen olan tanrıçayı benimseyip tapımını sürdürürler. Friklerle tanrıçanın kaynaşması dikkati çeken bir süreçtir: Ana Tanrıça kültünün yerli olup Phrygia bölgesini ele geçiren ve yöreye adını veren ulustan çok daha eski olduğu bütün kanıtlardan anlaşıldığı halde, tanrıça bu yeni siyasal gücü ve etnik topluluğu öylesine etkilemiş ki, tarihe Kybelebir Phrygia tanrıçası olarak geçmişti. Phrygia krallarından Midas'ın da, Marsyas'ın da Ana Tanrıça ile yakın ilişkileri tarihe geçmiştir. Midas tanrıçanın oğlu olmakla, Pessinus'taki tapınağını kurmakla övünüldü. Kimmerler de Phrygia devletini yıkar, ama Ana Tanrıça kül tünü ortadan kaldıramazlar. Tersine bu tapını daha çok Lydia yöresine kaydıktan sonra, Metragyrtoi diye anılan dilenci rahipler Akdeniz çevresine yayılır ve birer misyoner gibi davranarak Ana Tanrıçanın mistik ve gizemli dinini dört bir yana tanıtırlar. Öyle ki Ana Tanrıça kültü Phrygialılardan çok eski olduğu halde, bu dini benimseyen bütün ülkeler onu bir Phrygia tanrıçası olarak tanırlar. Nitekim Yunan ve Roma çağında Kybele kültü bütün töreleriyle Phrygia uygarlığına özgü bir belirti sayılır.

Klasik çağlarda Yunanistan'ın ve Anadolu'nun dört bir yanına dağılan Phrygia köleleri ve dilenci rahipleri hor görüldüğü oranda gizemli bir din ve kültünün temsilcileri olmakla saygı ve gıpta ile karşılanırlar, çünkü Phrygia evrensel bir dinin merkezi olduğu kadar Yunanlılara yön veren bir sanatın, müziğin ve bir de yaşam biçiminin, kılık kıyafetin kurucusu, öncüsüdür. Phrygiauygarlığı Ege kıyılarını kapladıktan sonra, Phokalalılarla Fransa'ya kadar da yayılır, Marsilya'yı kuran göçmenlerin yeni yurtlarına taşıdıktan törelerin arasında bugüne dek Fransa cumhuriyetinin benimsediği Phrygia başlığı da yok mudur? Phrygialı olmak kültür bakımından yetkin, üstün olmak anlamına gelir ve bu Roma imparatorluğu çağına kadar süregelecektir.
İlyada'da Kybele'nin adı hiç geçmediği halde, Phrygialılardan söz edilir: Bunlar Troya savaşında Troyalılara yardıma gelir(İl.II,862):

Askanios yönetir Phrygia'lıları,
uzak Askania'dan gelmişlerdir onlar...
Askania Limne hem Gemlik, hem de Burdur gölünün adıdır. Uzak Askania dendiğine göre bu savaşçıların geldiği yöre Burdur bölgesi olsa gerek. Ana Tanrıça üstüne en zengin buluntuları sağlayan Hacılar da Burdur'a yakın değil midir?
Phrygialılardan kral Priamos kendisi de söz eder, Helene'ye anlatır (İl. III, 184 vd.):

Eskiden bağlık, bahçelik Phrygia'ya gitmiştim,
atları dörtnal giden bir sürü Phrygia'lı
görmüştüm... Orduları yayılmıştı Sakarya'nın kıyılarına. Amazonlar gelmişti hani, erkek gibi, işte o
gün, aralarına savaş ortağı almışlardı beni...
Phrygia'nın bir Amazon saldırısına uğraması, Priamos'un da Phrygialıların yardımına koşması anlamlı, ama tlyada'dan sonraki metinlerde Troyalıların Phrygialı diye anılması büsbütün ilginç ve dikkat çekici bir yöndür. Bir kültür taşıyıcısı olarak Phrygialıların Troyalıları da simgelemek için kullanılmaları ne zaman ve nasıl başlar? Herhalde şairler, özellikle tragedya yazarları şiir dilinde bu iki ulus adını karıştırmışlardır, ama bu olay sonradan çok önemli sonuçlar doğurmuş, Roma'nın Aineas'ı kurucu ata olarak benimsemesiyle Phrygia uygarlığını da kültürünün kaynağı saymış, Ana Tanrıçanın da bu kültür göçüyle birlikte Roma'ya alınmasını sağlamıştır. Magna Mater'in Roma'ya nakli din tarihinde eşine rastlanmayan bir olaydır. Ondan önce Atina Ana Tanrıçayı çağırmış, kültünü sınırları içine almakla geçirdiği bir bunalıma çare bulunacağına inanmıştır: Peloponez savaşı denilen iki büyük Yunan şehrinin, Atina ile Sparta'nm amansız ve sonsuz savaşında Atina'lılar Phrygia'nın Ana Tanrıçasını getirterek şehirlerinde ona büyük bir tapınak kurmuşlar, onu Demeter'le birleştirip bir devlet tanrıçası olarak benimsemişlerdir. O sıralarda Delphoi tanrısı Apollon'un rahipleri bu olayı desteklemiş olacak: Tanrının kâhinleri, Sibylla'lar Anadolu'dan gelmeydi, iki tann ve iki din arasında bağlantılar tarih öncesi çağlara dek uzanmaktaydı (Sibylla).
Gene Sibylla kitaplarının önerisiyle Ana Tanrıça'nın Roma'ya getirilişi derin siyasal sonuçlar doğurmuştur. 1. Ö. 204 yılında Pessinus'taki meteortaşı törenle Roma'ya aktarılmış ve Palatinus tepesine tapınağı kurulan Magna Mater'in şerefine Megalensia denilen bayramlar kutlanmaya başlamıştır. Bu olay da kritik bir döneme rastlar: Roma Afrika seferlerine çıkmak üzeredir, imparatorluğu kurmaya yol açacak yayılma politikası yürürlüğe girmektedir. O sırada Roma'da bir taş yağmuru olur, halk heyecana kapılır, yeni ve daha köklü inançlara özlem duyulmaktadır. Magna Mater bu gereksinmeyi karşılamış olacak ki, yeni dini kutlamakta şairler ağız birliği ederler. Yeni efsaneler doğar:Ana Tanrıça taşını Tiber'den yukarı taşıyan gemi birden karaya oturur, o sırada Ana Tanrıçanın sesi duyulur:Temiz, afif ellerle şehre alınmasını ister, derken Claudia Quinta adlı bir kız ortaya çıkar ve tanrıçaya yakarır, kirletildiği, kız oğlan kız olmadığı ileri sürülmektedir, tanrıça afifligini kanıtlamak için gemisinin kendi eliyle çekilmesine izin versin. Gerçekten de öyle olur, Claudia halatları eline alır ve gemiyi Tiber'den yukarı Roma şehrine kadar çeker. Kybele'nin Phrygia'dan gelme tef, zil ve davul gibi çalgılarla, coşkun danslarla kutlanan törenleri, rahiplerinin hadım oluşu, Attis efsanesinin bu törenlerde ve gizemlerde yinelenmesiRoma şairlerini öylesineetkilemiş, esinlendirmiştir ki, Kybele-Attis efsanesini konu edindikleri şiirlerinde tanrıçanın Galli adlı rahiplerine atıfla "galliambus" diye coşkun bir vezin de uydururlar. Ama Ana Tanrıça sanat yönünde çığır açmakla kalmaz, Anadolu'nun kapılarını açmıştır, yalnız uygarlık ve kültür merkezi sayılan Anadolu'nun değil, bütün doğu Akdeniz çevresinin. Roma ile Anadolu arasında kültür köprüsü kurulmuştur, birkaç yıl sonra Romalı komutan Manlius Sipylos eteğindeki Magnesia'da(Manisa) Syria kralı III.Antlokhos'u yenip Orta Anadolu'ya ordusuyla ayak basınca Romalıları Pessinus tapınağının rahipleri coşkun sevinç gösterileriyle karşılar. Bundan sonradır ki Roma Bergama krallığını miras yoluyla elde eder ve Anadolu'ya egemenliğini kurmakla bölgede çığır açıcı bir dönemin başlamasını sağlar. Denebilir ki Romalılara doğunun kapılarını açan Anadolu'nun yerlisi ve simgesi olan Ana Tanrıçadır. Onunla ilişki kurup Batı ile Doğu arasında köprü atmak ve kültürünün yoksun olduğu bir temeli kültür beşiği Anadolu'da arayıp bulmak Roma'nın siyasal dehasına bir örnektir. Başta Augustus olmak üzere imparatorların hepsi hiç tükenmeyen bir özü gelip Anadolu'dan almışlardır. Eşsiz bir uygarlık ve kültür temeline oturtmayı başardıkları kültürleri böylece hem İtalya'da, hem Anadolu'da geliştikçe gelişmiştir. Bunun simgesi de binlerce yıl öncesi gibi Roma'nın egemenlik çağında da gene aynı tanrıça, hangi adla anılırsa anılsın, Anadolu'nun büyük Ana Tanrıçasıdır.

Kaynak : Bu bilgiler Azra Erhat'ın "Mitoloji Sözlüğü" adlı eserinden alınmıştır...



Efsanelerin Ana Tanrıçası
Kybele efsanesi - 2
Anadolu'nun en büyük tanrıçası: Kybele

 

 

   

Kybele heykeli

Bunlar çok sayıda değişik uygarlıklardan birbirlerine zincirleme intikal eden benzer kültler yaratmışlar. İşte bereket, üreme ve yaşam döngüsünü temsil eden tanrılar zinciri: Mısırlı Osiris, Fenike dininden Yunanistana Afrodit’in aşığı olarak hicret eden, Etrüsklerle İtalyaya “Atunis” adı ile geçen Adonis, gene Fenikeli, bereketli yağmur, yıkıcı yıldırım simgeleri ile dönüşümü anlatan Baal-Hadad gibi hemitik-semitik kültürlü, Tammuz-Dumuzi (kökeni Sumer) gibi Ural-Altayik ya da Dravidien, Attis, Dionysos ile klasik dönemde onunla bir tutulan Yunan, Trakya, Frigya bölgelerinin bitki ve buğday tanrısı “Sabazios” Hint Avrupa tipleridir.

Homeros’da adı geçmeyen, ancak, Hesiodos’un Theogonia’sinda “Kaos”, Gaia”, “Tartaros” ile birlikde dört özgün tanrıdan biri olan Aşk Tanrısı “Eros” da üremenin ve yaşam sürekliliğinin “arkhe”si-ilk sebebi olarak bu grup içinde yer alabiliyor. Hatta bazı Hıristiyan teologları Hazret-i İsa’yı da, Tanrı ile akrabalığı bakımından bu sıralamaya sokuyorlar. Hazret-i Meryem’e de “Theotokos - Tanrıyı doğuran” olarak, Ana Tanrıça kabul edilen dişi ilahî varlıklar zincirinin son halkasıdır diyebiliriz.

 

 

Tanrısal kimliklerin ve işlevlerin iç içe girmesi bazen, klasik bilimcilerin “sentetik-bileşim ürünü tanrı” nitelemesine meydan verecek kertede ileri götürülüyor; bu da, özellikle fetihler ya da koloni kurmalar sırasındaki yeni etnik unsurlarla karşılaşmalarda onlarla bütünleşme, asimilasyon politikalarının gereği, zorlama ile oluyor.

 

 

 

Örneğin, bu politikayı bilinçli bir amaç olarak uygulayan ve fetihleri ile “Helenistik Çağı” açan İskender, bilindiği üzere fethettiği ülkeleri üç kumandanının yönetimine terk etmişti. Bunlardan Ptolemaios I. (Soter-Kurtarıcı) Mısırda kendi adındaki hanedanı kurdu. Bu hanedan zamanında, Sinop kökenli Yunan tanrısı “Serapis”, Osiris dininden geldiği iddiası ile Mısırlılarla ortak kült haline getirilmeye çalışılmış; ama Mısırlılar bu tanrıyı tutmamış; bu girişim fiyasko vermişti. Fakat Serapis kültü, Helenistik Dünyada, kozmopolit yerleşimlerde, halkın ortak inancı diye yutturulmaya devam etti. Kaystros Irmağı (Küçük Mendres) alüvyonlarının önüne henüz toprak yığmadığı antik dönemlerde çok işlek bir liman olan Efes'te “Serapis Tapınağı” hâlâ turistlerin ziyaretine sunuluyor.

 

 

 

Latince “Mater Deum Manga Idea-Tanrı Anası Büyük Fikir” diye tanımlanan Cybele “Ida” kısaltması ile de anılıyor. Roma’ya giriş öyküsü bu… Romalılar, onu, ayrıca kendi ilkel tanrıçaları Maia (Yunanlılarda Zeus’un aynı isimde sevgilisi var), verimlilik tanrıçası Ops, Ekin, tahıl tanrıçası Céres ile özdeşleştirdiler. Kybele’nin oturduğuna inanılan dağlara onun adı veriliyor: Frigyada (daha önce Kybele ya da epitet’i Dindymon adı ile) ona özgülenmiş Ida Dağı gibi, Edremit Körfezi kuzeyindeki, şimdi Kaz Dağları dediğimiz silsile’ye, Kıbrıs’daki Beşparmak dağlarına aynı isim verilmiş.

Bu açıklamalardan çıkaracağımız gibi, söylencelerin birbirine karıştırılması ile alabildiğine çelişkili şekiller de alan mitoloji ve tanrıların menkıbeleri, kurguları bakımından uydurmaca, saçma ve gülünçtür. Bunun için, insanlık “varoluş” ve “Tanrısallık” anlayışını daha derinden çözümleme gereksinimi duymuştur. Meryem Ana ile birlikte Efes’i ziyaret eden Aziz Paulus orada gördüğü tapınaklardaki tasvirlere isyanla, putperestlerin inançlarını tekfir etmişti. Ama sıkça yinelediğimiz gibi, mitoslar, derinliğinde zekâ ürünü olduklarını sezinlenen, insanların yaşamına kıyasen mesel olabilecek örnekler verebilen temel fikir alegorileri ya da paradigmaları oluşturmaktadırlar. Buna örnek olarak, coğrafyacı Pausanias’ın, Frigyayı gezerken mahallen öğrendiği aşağıdaki Kybele ve Attis öyküsünü verelim. Burada, Klasik dönemin oyun yazarı Sophokles’in, ahlakî kaygılar motifleri ile ördüğü ve Freud’un psiatri bağlamında örnek inceleme konusu yaptığı “Oidipus” teması, yani bir ana-oğul yasak ilişkisi, arkaik açık yüreklilikle verilmiş gibi görünüyor.

 

 

   

Frigya'da bir Kybele heykeli

Frigya’da, Pessinos kenti Agdistis ismi verilen dağ’ın korunaklı tarafında kurulmuş. Bu dağ’ın adı bir daimon olarak kişileştirilmişti (“daimon” Yunanlıların içlerinde hissettikleri bir tanrısal gücü kişileştirerek yarattıkları yarı tanrı, ikincil tanrı anlamlarını ifade ediyor). Bu daimon başlangıçda hem erkek hem dişi imiş. Olimpos tanrıları, onun her iki cinsi de içine alan kapsamlı gücünden ürktükleri için erkeklik organını kesip atmışlar. Atılan parça toprağı dölleyerek bir badem ağacı olmuş. Sangrion (Sakarya) Irmağı tanrısı Sangrios’un kızı (Naiad Sagaritis-Sangrion Perisi) Nana bu ağacını ürünü bir bademi alıp göğsünde saklamış. Nana daha sonra bu bademin kaybolduğunu, onun yerine göğsünde bir bebeğin uyumakta olduğunu görmüş. 

 

 

“Attis” adı verilen çocuk büyümüş; tanrısal güzellikte, uzun saçlı bir genç olmuş; bir tekenin rehberliğinde kırları, tepeleri gezmeye başlamış. Dişil adı ile Kybele olan Agdistis onu görür görmez aşık olmuş (Pessinos’daki Kybele/Rhea tapınağını ziyaret eden Strabo “Coğrafya” adlı eserinde, orada Kybele’nin “Agdistis” diye anıldığını kaydeder). Fakat genci yetiştirip büyütenler, Kral Midas’ın kızı ile evlendirmek üzere onu Pessinos’a göndermişler. Düğün töreni sırasında, Agdistis/Kybele tanrısal yüce hâli ile ve düğünü engelleyeceğini belirterek Attis’e görünmüş. Genç, bu tanrısal zorlama karşısında çıldırarak, cinsel organını kökünden kesmiş; akabinde intihar etmiş (kimi öyküler Attis’in Sagaritis’e aşık olduğunu, bazıları çıldırıp dağlara kaçtığını nakleder). Bu sahneye tanık olan Midas, bundan esinlenerek, erkekliklerini Kybele’ye kurban eden iğdiş rahip “Korybantlar” törenini ihdas etmiş. Gencin acı ölümüne sebebiyet verdiğine nedamet getiren Agdistis, onun bu sonunu kabûl edemiyor. Attis’i yeniden, her dem yeşil bir çam ağacı olarak Dünyaya döndürüyor. İşte Attis’in “Hayat-Ölüm-Yeniden Hayata Dönüş Tanrısı” olma hikâyesi böyle.

 

 

 

İlk ve son baharlarda, Attis’in doğumunun ve ölümünün temsil edildiği törenler düzenlenirdi. Doğumunun kutlandığı bahar törenlerine (Hilaros = Yas tutma yasağı) sözcüğünden “Hilaria” adı verilirdi. Erkekliklerini Kybeleye kurban edecek rahip adayları kendilerini iğdiş ederlerdi. Daha sonra, onların kutsal Tanrıça ile evlenme ve temsili cinsel birleşme törenleri yapılırdı. Büyük ilahî varlıkla bütünleşme, boğa kurbanı (taurobolium) ve boğanın kanına bulaşma biçiminde temsil edilirdi

Kybele kültünün kabulünün, Kartaca tehlikesine karşı uğur getirmesinden olacak, Tanrıça Romalılarda daha da çok itibar görmeye başlamıştır. İnsanların kaderlerini belirleyen, onları kötülüklerden uzak tutan göklerin, yeryüzünün, denizlerin egemeni, madenlerin koruyucusu nitelikleri olmakla beraber tapınılması Bacchus (Dionysos) kültü ile ilgili uygulamalara paraleldi. “Gallicus” denilen kadın kılığındaki süslü,, takılı hadım Kybele rahipleri yönetiminde, Frigya kökenli müzik araçları (flüt, zil, davul) ile danslarla şenlik yapılırdı. Şiilerin Muharrem törenlerinde yaptıkları gibi dövünüp kendilerini yaralayanlar olurdu. Cumhuriyet döneminde bu inaç Romalılara yasaklandı. Halka çok çekici gelen bu inanç’a İmparatorluk zamanında izin verildi. Rahipleri itibar kazandı ve örgütlendi. Büyük kentlerde “Archigallicus-Başrahiplik” makamları kuruldu. Bunların temsilcisi “quindecemvir’ler denilen onbeş kişilik din büyükleri konseyi içinde yer aldı; İmparator da en yüksek din temsilcisi olarak bu konseye başkanlık etti.

Corybantlar hizmet dağılımı yaparak, “dendrphorus-ağaç taşıyanlar”, “cannaphorus” gruplarında yer alırlardı. Bu örgütlenmeye girmeyen, bir tür derviş diye niteleyebileceğimiz “metagyrtes” denilen gezginci din şarlatanları da “Kybele” adına halkı sömürürdü.

 

 

 

Roma’da, Kybele ve Attis mitos’unu canlandıran festival 15–27 Mart arası düzenleniyordu. “Canna intrat-kamış getirme” ve “taurobolium-boğa kurbanı” ile başlayan törenler, ayın 20’sinde “arbor intrat-ağaç getirme” (badem ağacı), 22’sinde Attis’in sakatlanmasının simgesi “çam ağacı getirme”, 24’ünde yas günü (dies sanguinis-kanlı gün) ile sürdürülürdü. Yas gününde tekrar öküz kurban edilirdi. Ayın 25’inde Hilaria yani Attis’in dirilişi kutlanırdı. İmparator Claudius’dan itibaren, nisan ayında “Megalaesia” adında Kybele şenlikleri düzenlenmeye başlandı. Bu şenliklerden başka, gizli ritüeller de uygulanırdı. Bu törenlerde inisiyeler (dine yeni girecek olanlar) boğa kurbanı ve “criobolium-koç kurbanı” ile kutsanırlar; bazen kızgın demirle dağlanırlardı.

Yunan ve Roma sanatçıları Tanrıçayı, Frigya’dan aldıkları gelenekle iki aslan arasına oturmuş kadın figürü olarak ve elinde bereket boynuzu, başında gurur tacı olduğu hâlde betimlediler. Napoli Ulusal, Villa Pamphili, Vatika müzelerindeki heykelleri böyledir. Floransa’da büstü vardır. Ayrıca, gerek yalnız gerekse Attisle birlikde pek çok tabloya, çeşitli grafik sanatlara hatta halı üzerine yapılmış resimlere konu olmuştur. Roma dininin İ.Ö.VI. asırda başlayan Helenleşmesi Kybele’ye de İ.Ö.II. asırda yer verdi. Napolinin 20 km. kadar batısında kutsal bir kent olan Cumae’de “Sibylline Kitapları” yazıldı. Oysa bu kenti İ.Ö.VIII. yüzyılda Yunan kolonistleri kurmuşlar ve oradaki bir mağarayı kâhinlik merkezi yapmışlardı.

İnanışa göre, cadaloz bir bilici kadın buraya dokuz kehanet kitabı getirmiş. Sibyl kehanetlerini Vergilius da Eclogue IV. de yazmış. Plutarkhos’un yorumladığı gibi bu kehanetler, Yunan kentlerinin yıkımı, barbar ordularının istilâsı misali meşum öngörülermiş. Romalılar ise, Kartaca tehdidi, fırtına ve dolu gibi doğa afetleri ile geçirdikleri sıkıntılı günlerde İ.Ö.204’de Yunanlılardan öğrendikleri Sibyl kitaplarına başvuruyorlar; Frig kent’i Pessinos’un Ulu Tanrıçası Kybele’nin Roma’ya getirilmesi öğüdünü alıyorlar. Kara bir taş parçası halinde getirilen (baitylos) Tanrıça figürü Palatinus’daki tapınağa yerleştiriliyor. Bu kült Romanın çöküş dönemi olan İ.S.IV. asırda kaybolacaktır.

 

Kaynak: Wikipedia



Kukla iktidarlar ve Mehmetçik

                  “23 sentlik asker, Mister Dalles,
                  Sizden saklamak olmaz,
                  Hayat pahalı bizim memlekette.
                  Mesela 200 gram et alabilirsiniz,
                  Koyun eti, Ankara’da 23 sente,
                  Yahut 2 kilo kuru soğan,
                  Elli santim “kefen bezi” yahut ,
                  Yahut da bir aylığına
                  20 yaşlarında bir tane insan...”


Nazım Hikmet, “23 Sentlik Asker” adlı bu şiirini 1953 yılında yazmıştı. Şiirini ise 1950 yılında Kore’ye gönderilen Türk askerleri için yazmış. 

İşbaşında cumhuriyet devrimleri karşıtı ilk hükümet olan Menderes Hükümeti vardı o zaman. Menderes iktidar olur olmaz, Türk askerinin başına ilk gelen, dünyanın taaa bir ucunda Amerika için savaşmak olmuştu. 

O dönemde Amerikalı bir yetkili olan Dalles, "Türk askerinin kendilerine 23 cente mal olduğunu" söylemiş. Nazım da oturup bu şiiri yazmış...
2003 yılındayız. Aradan tam 53 yıl geçmiş. 
Tıpkı kendilerinin Menderes’in misyonunu sürdürdüğünü de iddia eden daha önceki iktidarlar (Demirel, Özal ve Çiller) gibi  AKP Hükümeti de işbaşına gelir gelmez, Türk askerinin başına da yine aynı şey geliyor. 
Hükümetin adı değişik sadece. Ama zihniyet aynı. 
Bu yüzden Türk askerinin başına gelen şey de aynı. 
Türk askeri yine Amerika için ölecek. 
AKP’nin 8,5 milyar dolarlık bir anlaşma  imzalamasıyla... 

Halkımız pek çok açılımını yaptı bugüne dek AKP'nin. Çoğunluk AKP'nin açılımını Aldatma ve Kandırma Partisi olarak yapıyor. Bendenizse, naçizane, literatürünüze bir açılım daha eklemek istiyorum. Dağarcığınızın bir yerinde bulunsun, belki bir gün size de gerekebilir:
AKP = Amerika'nın Kukla Partisi.

Daha 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde, AKP tarafından ABD'ye Irak altın tepside sunuldu, iktidar olabilme karşılığında. Sonrasında da AKP işbaşına gelir gelmez, ABD'nin Irak'ı işgal planı gerçekleşti. Tüm hesap ve planlar, AKP'nin iktidar olmasına göre şekillenmişti. Sonrasında da Irak'a Türk askerinin gönderilmesi hesapları yapılmaya başlandı. Ama teskere konusunda kamuoyunun ve muhalefetin tepkisi, AKP'yi köşeye sıkıştırdı, teskere TBMM'den geçirilemeyince AKP de ABD'ye verdiği sözü yerine getirememiş oldu. Abdullah Gül başkanlığındaki AKP Hükümeti'nin ABD gözündeki ilk kötü puanı oldu bu. ABD de öfkesini Türk askerinin başına çuval geçirerek gösterdi. Ne de olsa ABD için 23 sentlik bir askerdi bizim Mehmetçik. Ama verilen sözün tutulması için ABD tarafından verilen bir ültümatomdu da bu. Böylece 2. AKP Hükümeti süreci başladı. Erdoğan bir formül bulunup önce milletvekili seçitirildi, ardından da başbakan koltuğuna oturtuldu. Yani Erdoğan başkanlığındaki bu 2. AKP Hükümeti, ABD için bir "teskere hükümeti"dir aslında
2006 yılındayız. 
Bu kez Türk askerinin dünyanın kanayan kazanı Lübnan'a gönderilmesi kararı çıkarıyor Erdoğan başbakanlığındaki AKP Hükümeti. Öyle ya, Erdoğan'a göre "asker ocağı yan gelip yatma yeri değil"miş (!) Böylece AKP, ABD'ye bir iade-i jest yapmış olacak, "Irak için olmadı, ama bir Lübnan teskeresi verebildik..." diye. Irak'a asker gönderilmesi için AKP Genel Başkanı olarak Erdoğan 8,5 milyon dolarlık bir pazarlık yapmıştı ya, hani Bush'un "at pazarlığı yapıyorsunuz" dediği konu. Dolayısıyla bu pazarlık, son Lübnan kararıyla bir de esnaf pazarlığına döndü, "ayakkabı uyduramadık, bir terlik bari verelim" gibi...

Bu kez 23 cent değil ama bizim askerin bedeli. 
Hem o kadar uzağa, hem o zamanki kadar ucuza gitmiyor. Yapılan at pazarlığına göre, bu kez hemen yanıbaşındaki komşu toprağına giriyor, Amerika’nin fedaisi, ya da Amerikancası “bodyguard” olarak... Hem de tanesi tam 100 dolara filan gelecek... 
Bu yüzden, yağlı bir anlaşma yaptık diye, AKP Hükümeti el ovuşturmakta... 
Evet, AKP’nin hesabına göre, bu kez daha pahalıya geliyor bir Türk askerinin fiyatı. 
Tanesi 100 dolar... Al, alabildiğin kadar... Asker ocağında yan gelip yatmak olur mu?

Kurtuluş Savaşımızda, açlık ve sefaletle boğuştuğu halde dünyanın en büyük ve güçlü devletlerini bozguna uğratan, 23 sent ya da 100 dolar için değil, kendi ülkesi ve halkının özgür ve bağımsız olması için canını feda eden Mehmetçik, Menderes Hükümeti'nden itibaren işbaşına gelen tüm işbirlikçi hükümetler döneminde artık kendi ülkesi ve halkının değil, emperyalist ülkelerin çıkarları için ölüme gönderilir oldu. Yani "kukla hükümetler", Mehmetçiği de "ABD ordusunun maşası ya da kuklası" haline getirmek istiyor.

1950’de Kore’ye 4500 Türk askeri gönderilmiş. 
Bunlardan geriye dönenlerin sayısı ise, sadece 1800. 
Yani, 2700 Mehmetçik, Kore topraklarında Amerika için can vermiş

Hatta, Kunuri’de bir gece içinde 1000’e yakın askerimizin de öldüğü söylenir... 
Nedenini bilmedikleri bir savaşta hem de... 
Hem de 23 sent için... 

Şimdi ise o kadar uzağa ve o kadar ucuza gitmeyecek Türk askeri. 
AKP Hükümeti tarafından Lübnan'a gönderilmek isteniyor. 
Siz yine de bu işe maddi açıdan değil de, kahramanlık açısından bakın isterseniz. 

Ve sonra da her zaman yaptığınız gibi,  şöyle deyin: “En büyük asker bizim asker...”
 Ama yine de... 6 ayda 400’e yakın askerini, işgalden sonraki günlerde ise yaklaşık hemen her gün 1-2 askerini kaybeden ABD için, kendi askerinden daha ucuza geliyor Türk askeri...
Ünlü Stern dergisi yazıyor: "ABD, bir askeri için her ay tam 4 bin dolar harcıyor". 

Yani, bizim Mehmetçik’in fiyatı, bir ABD askerinin ancak onda biri...

“23 Sentlik Asker” şirinin kalan dizelerinde de bakın nasıl diyor Nazım Hikmet: 
  

                                          “Dedim ya Mister Dalles, 
                                           Yani çok pahalıya mal olur size
                                           Bu 23 sentlik asker.
                                           Yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim.
                                           Her millet gibi büyük Türk milleti!”
15 Eylül 2006    



0 Yorum - Yorum Yaz



-------------------------------------------

-----------------------------------------------------------------------------------------



Online Presenter

Online Presenters

<-------genevie-------------->



1 milyona kadar sayamıyor musunuz?

2 yıldır ağaç polemiği yaşanan Turgutlu’da, sorunun asıl özü bir türlü tartışılamadığından bu polemikten çıkılamadı. Öyle görünüyor ki, şimdi de ağaç sayısı konusunda bir polemiğin içine düşebilir. Bu da normal, çünkü yasallıkları konusunda tek dayandıkları ÇED Raporu olan Sardes Şirketinin açıklamasında 140 bin ağaçtan söz ediliyor. ÇED Raporu derseniz, ucube bir rapor ve bilimsel verilere, gerçeklere dayandığı konusunda ciddi şüphe ve endişeler var. Öte yandan kamuoyunda ise 280 bin civarında ağaçtan söz ediliyor. 5 Haziran günkü Yankı Gazetesi’nde ise 1 milyon civarında ağaçtan söz edildi. 

Bu iş elbette ki Nasrettin Hoca’nın deliye postaki saydırması gibi bir şey değil. Aslına bakılırsa, mağrur askerler gibi doğamızı bekleyen ağaçları dimdik gövdeleri nedeniyle sayabilmek, pek çok şeyi saymaktan daha kolay. Burada tüm sorun; ne kadar çevreci olduğunuza, çevre bilinci ve doğa sevginizin ne kadar olduğuna bağlı.

Tüm doğa bilimcilerin ve çevrecilerin kendilerine kılavuz edindikleri bir değer yargısı vardır: “İnsanı sevmek, önce doğayı sevmekle başlar!” Doğadaki en değerli varlık olan insan, doğanın bir parçası olduğuna göre, insan ve doğa sevgisini bir arada anlatabilen bundan daha özlü söz olabilir mi? 

Şimdi bu özlü sözü bir kılavuz olarak aklımızda tutup, ağaç sayma konusuna değinelim.
Önce rakamlardaki bu farklılık nereden kaynaklanıyor, buna açıklık getirmek gerek.

Sardes Şirketi tarafından söylenen 140 bin ağaç konusunun doğru olmadığı zaten biliniyor. ÇED Raporu’nda verilen bilgilerin ise gerçekçi olmadığı ortada. Yankı Gazetesi’nin haberinde, İzmir Orman Bölge Mühendisleri Odası'na bağlı bazı mühendisler tarafından bu rakamların 1995 yılı verilerine göre hesaplandığı belirtiliyordu. Kendi açıklamalarına göre ise, sadece A Grubu ağaçların sayısı 700 bin civarında. 3300 dönümlük arazide henüz envanter çalışmalarının tamamlanmadığı ve diğer gurup ağaçların sayılması ile bu rakamın 1 milyon dolayında olacağı, hatta geçeceği de vurgulanıyor.

Peki, rakamlar konusundaki bu farklılık ve çelişki nereden kaynaklanıyor? Öncelikle bu fark, Sardes Şirketi yetkililerinin ve de ÇED Raporu'nu hazırlayanların ağaçları özel olarak saymamasından kaynaklanıyor. Böylece 1995 yılı verileri üzerinden bir varsayım olarak hesap yapılıp ortaya bir rakam atılıyor. 

Kamuoyunca dile getirilen 280 bin rakamı da aynı şekilde, ağaçların tek tek sayılması sonucu saptanan bir rakam değil. Bu rakam, ÇED raporunun uyduruk olduğu ve gerçekleri gözardı ettiği, ayrıca maden şirketinin de doğruları söylemediği bilindiği için, doğru rakamı bulma konusunda gösterilen bir çabadan kaynaklanmıştır. 21 Aralık 2006 tarihinde TBMM’ye verilen soru önergesi öncesi, metrekare başına düşebilecek ağaç sayısının ne kadar olabileceği tahmini olarak hesaplanıp, toplam ağaç sayısının 280 bin ile 300 bin civarında olabileceği tahmin edilmiştir. Yani, TBMM’den gidip de ağaçlar tek tek sayılamayacağına göre, bu da sadece tahmini bir rakam olmuştur.

Ama işin içine orman mühendisleri gibi uzmanlar girince, tabii ki şaşırtıcı, hatta şok edici bir rakam çıkabiliyor. Bunun da nedeni şöyle açıklanabilir: Bir doğabilimci, tıpkı nüfus memurlarının bir hanede yaşayan tüm bireyleri bir ailenin bütünü olarak sayması gibi, ormandaki her ağacı orada yaşayan ailenin bir elemanı olarak görür. Bu bir ağaç da olabilir, genç bir fidan da. Doğabilimci ve çevreciler tarafından, bir ağaç ya da genç bir fidan anlatılırken, “Bu ağaç bu ormanda yaşıyor” diye tarif edilir. Dolayısıyla İzmir Orman Mühendisleri Odası’na bağlı orman mühendislerince ağaç rakamı bu nedenle bu şekilde belirtiliyor.

Görülüyor ki, kamuoyunu aldatabilmek için ağaç sayısını ellerinden geldiğince düşürmeye çalışan gerek Sardes Şirketi yetkilileri, gerekse ucube ÇED Raporunu hazırlayanlar, -yapmadıkları halde bir an için ağaçları tek tek saydıklarını varsaysak bile- bazı genç ağaçları ve fidanları ağaç yerine koymamışlar. İşte yukarıda belirttiğim “insanı sevmek, doğayı sevmekle başlar” sözünü burada hatırlayalım: Demek ki genç ağaçları veya fidanları ağaçtan saymayan zihniyettekiler, henüz doğmuş veya daha yaşına girmemiş bir bebeği de insan yerine saymıyorlar. Ya da 1 milyona kadar sayabilmeyi mi bilmiyorlar acaba? Peki ne yapalım bu durumda? Gerçek ağaç sayısını ortaya çıkarabilmek için ağaçları da mı nüfus memurlarına saydıralım?

Aslında tüm bu garip tartışmaların bugün yaşanıyor olmasının başlıca nedenlerinden biri ÇED Raporu’dur. Bu rapor için “ucube” demem boşuna değil. Ve bir de iddiam var: Bu maden şirketinin faaliyete geçmesi durumunda yaşayacağımız çevre felaketini düşündüğümde, bu ÇED Raporu’nun tüm Gediz Havzası için bir “idam fermanı” anlamına geleceğini iddia ediyorum.

Gediz Havzası için "idam fermanı" anlamını taşıyan bir başka olay da, “esrarengiz mektup” olayı ile tanımlanabilir. Bu olay, dünyada hiç bir ülkede uygulanmasına izin verilmeyen sülfürik asit liç yöntemiyle nikel ayrıştırmasına neden AKP Hükümeti’nce izin verildiğini ve dünyanın hiçbir ülkesinde çalışma ruhsatı verilmeyen bir şirkete neden AKP Hükümeti’nin ruhsat verdiğini de açıklayacak niteliktedir.  Tıklayınız

8 Haziran 2009


NOT: 28 Nisan 2010 tarihinde Manisa'da İdare Mahkemesi'nde görülen ve "Çevre ve Orman Bakanlığı'nca verilmiş ağaç kesme izninin iptali"ne ilişkin davanın duruşmasında ise, Çaldağı ormanında bulunan toplam ağaç sayısı 4 milyon olarak mahkeme kayıtlarına geçmiştir. Tıklayınız:   Bir duruşmanın ardından

 
   
 

 
  
 

Gediz Vadisi'nin yok olmasına izin verme!

 
 

Geri dön

   
   
 



0 Yorum - Yorum Yaz
Bekleyişin ötesinde...
 

Bekleyişin ötesinde...
Hırs, öfke ve kin kokuyor yaşamın ringi. 
Dövüşmenin kuralı yok! 
Herşey serbest! 
Yakın temas ya da uzaktan kroşe yumruk...
Zenci ya da beyaz, iki insan dövüşür. 
Ayakta kalansa: yaşam!
Ölümün adı: “şike” olsun!
 
Cani ruhlu, yakışıklı bir delikanlıdır hırs. 
Senaryolaştırılmış yaşamlar, ringin mavi köşesinde kan kusar kovalara. 
Tere boğulur hırs! 
Yorgunluğun hipotenüsü! 

O an anlarız: 
Hırsla ulaşılan zirvede, ancak ölümle biter mola!
Teslimiyetin soğuk nefesi
, hep peşindedir onursuz yaşamın!
Zirveye ulaşmanın adı: “yaşamın bedeli” olsun!

Bekleyişin ötesinde...
Duvarlar kadar soğuk, gecekondular kadar yoksuldur gece. 
Umut derseniz, hep rötarlı tren seferleri... 
Özlem ise; yoksul mahallelerin umut çocuğu...
Bekleyişin adı: “umut” olsun! 
Barışın ikiz kardeşi!...  
 
Siyahtı-beyazdı derken, yaşamın griye dönüştüğü anda eleştiri süzgecinden geçer yaşam. 
Bilinmezliğin ötesinde çıkılan o yaşam ringinde bekleyen tek olgu ise: 
10’a kadar saymaktır sadece. 
Kurallar derseniz, vicdan tayin etsin. 
Kazananın adı: “insanlık” olsun!
 
Bekleyişin ötesinde...
Yaşamın zirvesinde...
 

Bir üçlü saçayağı gibidir yaşam: 
İnanç, dürüstlük ve onur...
Ve ağır ağır çıkacaksınız onur merdivenlerinden. 
Dudaklarınızda masmavi bir ışık türküsüyle...

Sonrası?
Sonrası zirvenin adı: 
Meditasyon... Ermek... Ya da Nirvana!
Sonrası?
Sonrası, “insan olmanın adı” olsun!
Ölüm bile aciz kalsın yanında!
Çünkü, erdem olacaktır zirvedeki tek rüzgar!
Zayıfsan savurur, güçlüysen kucaklar!..



0 Yorum - Yorum Yaz
 
Zaman bekleyişe emanet

“Alışkanlık” ve “süreklilik”, sevginin ruhsal ırmağının büyülü sözcükleri. 
İçimiz kıpır kıpır olur, bir lav çağlayanı akar gider özlenene doğru... 

Sevginin aktif gücü, sürekli oluşundandır belki de. 
Karşımızdakine gönderdiğimiz sıcaklık kadar, güvenli bir huzur da sunar bu süreklilik. 
Bir başka sıcaklık da yüreklerinize yansır. 
Sürekli olmasa da, bir “alışkanlık” diye iz bırakmıştır geride. 
Belki de avuçlarımıza bırakmıştır sıcaklığını... 

Geride bırakılan zamanın tortusu ise, yitirilmiş sevgiler adına adeta kavurmuş gibidir yürekleri. Geleceğe dair umutlu bekleyiş, tek tesellimiz! 

Umut ve özlemlerimiz, bugüne dek çocukluk günleri ateşiyle kavurdu hep yürekleri.
Esmer günler ve sarışın gecelere, beyaz sabahlar ve mavi akşamlara gömdük çığlıklarımızı. Düş kırıklıkları ise, yüreklerde bıraktı acı ve kekremsi tadını. 
Gelen günlerse, umudun sevincini ve bir de sevdayı yedeğine almış gibi görünür hep uzaktan...

Ve zaman ise, elimizde değil! 
Hep bizim dışımızda! 
Şu günlerde hele! 
Ne sorsak yanıt vermez gibidir hep. 
Hem sağır, hem de dilsiz gibidir zaman. 
Dili ve kulağı olsa da, sorsa ve dinlese! 

Elbet vereceğiz yanıtını: 
“Tarih neden uykulu şimdi?”
"Neden hep ağır ilerliyor böyle?”
"Günler neden hep böyle karanlık, acılı ve ağır?”

“Aydınlık neden hep böyle tutsak?” 
Ve “Niçin bu kadar kalındır karanlığın zırhı?”
Yanıtını vereceğiz elbet. 


Ama zaman, yine de akıp gidiyor bir yandan. 
Çünkü, ayrıca su gibi de zaman. 
Nice yaşamları da sel gibi alıp götüren bir akarsu. 
Geçip gidiyor işte zaman, ardına bile bakmadan...

Umut ise; dün giden günün sırtındaydı, yarın ise gelen günün yelesinde olacak!
Bekleyiş; bir ömür tutsa da!

Zaman; hep bekleyişe emanet. 
Ve karanlığın tutsağında...

30 Haziran 1998
 



0 Yorum - Yorum Yaz
DEYİMDEN GERÇEĞE
 

Bazı deyimler vardır ki; bulundukları yöreye ve bölgeye, ülkeye göre oldukça derin ve bir o kadar da ilginç bir anlam taşır. Kimi deyimlerin ise kendi başına bir anlam taşımaktan da öte, öyküleri bile yer alır. 

Deyimler hakkındaki bir başka gerçek de, ortaya çıktığı anda mutlaka bir gereksinme duyulması nedeniyle üretilmiş olmasıdır. 

Bugün bile dilimize yerleşmiş olan pek çok deyim, kendisine duyulan gereksinim sonucu üretilmiş ve belirli bir tarihsel sürece ilişkin insanların veya toplumların davranışlarını anlatan bir içeriğe sahip olduğunu yansıtır. 

Günümüzde dilimize yerleşmiş, günlük hayatımızda hemen her zaman ama bilinçli, ama bilmeden ve kimi zaman da salt bir alışkanlık gereği farkında olmadan kullandığımız  pek çok deyim var Türkçemizde. Ve bu deyimlerden pek çoğu Turgutlu’da da kullanılıyor.

Deyimlerle ilgili bir başka ayrıntı ise,
her birinin de belirli bir tarihsel sürece ve o sürecin özelliğine göre üretilmiş olmaları. Bunun yanı sıra bazı deyimler de vardır ki; salt bir bölgeye veya yöreye özgüdür. Orada doğmuş, orada gelişmiştir ve sadece o yöre ve bölgede kullanılmaktadır.

Turgutlu’da da böyle yöresel deyimler var.
 Yani sadece Turgutlu’da kullanılan, Turgutlu’da doğmuş ve  Turgutlu’ya ait deyimler. Bu arada Anadolu halkının kullandığı pek çok deyim de yine Turgutlu halkının günlük diline yerleşmiş.

İşte bu deyimlerden biri ve ilçede en çok kullanılanı da, (günümüzde hala kullanıldığı için) “pabucunun dama atılması” veya “pabucunu dama atmak” deyimi.  

Bunun gibi daha pek çok deyim var, ama ortaya çıktığı tarihsel dönemin özelliklerini ve nasıl ortaya  çıktığını anlayabilmek bakımından, “pabucu dama atılmak” deyimini ele almak istiyorum. Bu deyimi seçmemim bir başka nedeni ise, bir öyküsünün olması. “Pabucu dama atılmak” deyimi, Osmanlı döneminde ortaya çıkmış bir deyim. Yaşı epeyce gerilere dayanıyor yani. 

Öyküsü ise şöyle:
Osmanlılar döneminde, eğer esnaftan biri işine kötü niyetle yaklaşırsa, işinde hile yapar, insanları aldatır veya kazıklarsa, meslek ahlakına aykırı davranışlarda bulunursa ya da loncasına aidatını ödemezse yargılanırmış. Bu yargılama da erenlerin ya da şeyhinin huzuruna çıkarılarak yapılırmış. Tabii bu huzura çıkış sırasında, yargılanacak kişi şeyhinin karşısına pabuçlarını çıkarıp, huzurunda bulunmayı karşısında diz çökerek yaparmış. Yargılama sonucunda o esnafın eğer suçu sabit görülürse, ceza olarak pabuçları kendi dükkanının damına atılır, gerekirse de kısa süreli ya da hep dükkanı kapalı tutulur, bazen de sanatından bile uzaklaştırılırmış. 

İşte, bugün artık fazla umursanılmayan, gözden düşen kişiler için kullanmakta olduğumuz  “pabucunun dama atılması” sözü, buradan gelmektedir...
 

 

Turgutlu'da "trampete gitmek" deyimi

Bir de bazı deyimler vardır ki; sadece bir yöreye özgüdür ve o yöreye aittir. Bu mahalli deyimler ülkenin başka hiçbir yerinde kullanılmazlar.

Turgutlu’nun da böyle bir deyimi var.
 Sadece Turgutlu’da doğmuş ve Turgutlu’ya ait olan bu deyim, Türkiye’nin başka hiçbir bölgesinde de kullanılmıyor. Ama geçmiş tarihlerde ve o dönemin koşullarının özgün yapısının yarattığı bir deyim olduğu için de, hayatın içinde koşullar değiştikçe kendisine duyulan ihtiyaç da yavaş yavaş azaldığından, kullanılmaya kullanılmaya unutulup gitmiş. 


Bu söz konusu deyim de “trampete gitmek” deyimi. 1960’lı yıllara kadar kullanılmış bu deyim. Ve oldukça da ilginç bir öyküsü var. Ve bu öyküden doğan bu deyimin, az önce örneğini verdiğimiz “pabucu dama atılmak” deyiminde olduğu gibi, açıklayacağı bazı gerçekler var.

İşgalci Yunan askerleri tarafından kaçarken yakılan ve adeta küle dönüşen Turgutlu’da, kurtuluştan sonra yeniden inşa edilme ve yapılandırma sürecinde, amaç insanların iskan edilmesi olduğundan, şehrin yapılandırılmasında en çok bu konu ön planda tutulmuş. Zaten var olan koşullar da bunu gerektiriyor ve bu olay öne çıkıyor. 

Bu yeniden yapılandırma sırasında bir “şehir mezarlığı” ise çok fazla önemsenmiyor. Nedeni ise; şehrin adeta her yerinin bir mezarlığa çevrilmiş duruma gelmesi. Örneğin; bugünkü Devlet Hastanesi’nin bulunduğu yerin çok eskilerden bir mezarlık olduğu biliniyor. Ayrıca şimdi vatandaşların “Ortapark” dedikleri Atatürk Parkı da, park olarak kullanılmadan çok önceleri bir  mezarlıkmış ve ilçenin bazı yaşlılarının söyledikleri gibi, parkın karşısında bugün Belediye yeni hizmet  binasının bulunduğu, bir zamanlar sinema olan ve çok önceleri de vatandaşlar arasında “eski garaj” olarak bilinen bölümün de bir mezarlık olduğu ileri sürülür. Tabii başka örnekler de sayabilmek mümkün. 

Geçmişte Türk ve Müslümanlar ile gayrı-müslim olanların ilçede bir arada yaşadıkları dönemlerde, birbirinden farklı dil, din ve ırk farkları olmasına karşın, bu insanlar günlük yaşamı ve bu yaşamın bir gerekliliği olarak kültürel, ekonomik ve sosyal olarak hayatı her ne kadar paylaşsalar da, iş mezarlıklara geldiğinde, burada ayrı ayrı mezarlıklar söz konusu oluyor. Çünkü defin işleri mutlaka dini tören gerektirdiğinden ve cenaze törenleri de her dinin kendi inancı ve kurallarına göre, her kültürün kendi töresi ve geleneklerine göre yapılması gerektiğinden, o günkü tarihi koşullarda ayrı mezarlık ihtiyaçları doğmuş. Bu nedenle ilçemizdeki yaşlıların şehrin bazı yerlerinde, özellikle de en merkezi kesimlerde hep “gavur mezarlığı” olarak  adlandırdıkları bazı mezar yerlerinden söz edildiğini duyanlar olmuştur mutlaka.

Kurtuluş  savaşından sonraysa, işgalcilerin şehri yangın yerine çevirmesi ve gerçekleştirdiği katliamlar sonrası, yeni yeni mezarlıklara ihtiyaç doğmuş. Bazı cesetlerin toplu olarak gömülüp, orasının hemen bir mezarlığa çevrildiğini anlatanlar da oldu araştırmalarım sırasında. 

Ancak, şehrin yeniden inşası sırasında ise, ilçe henüz bir şehir mezarlığından yoksun durumdaymış. Daha doğrusu, var olan mezarlık ihtiyaca cevap veremeyecek durumdaymış. Vatandaşların bu ihtiyaçları uzun süre giderilemeyince, ilk etapta uygun bir çözüm bulunmuş. 

Bazı vatandaşlar, çok önceleri de yapıldığını bildikleri bir yola başvurup, vefat eden aile büyüklerini veya yakınlarını, oturdukları evin bahçesine yaptırdıkları özel bir bölüme gömmeyi tercih etmişler. Bu çözüm bir süre ilçe halkı içinde kabul görmüş olmalı ki, bu yolu izleyenler çoğalmış. Hatta uygun bahçeye sahip olamayan vatandaşlar ise, evlerinin balkonuna bile mezarlıklar yaptırmışlar. Bu çözüm ve davranış, o zaman kimi insanlar için sempatik bile görünmüş. Çünkü böylece sevdiklerinden ayrılmadıklarını da düşünüyorlarmış. 

Bugün bile ilçemizin birkaç sokağında, birkaç evin balkonunda bu tür birkaç mezarlık bulabilmek mümkün. Ama bu evlerin bahçelerinde bulunan bazı mezar yerleri, aradan geçen uzun zamandan sonra ev sahibinin değişmesi veya yeni neslin geçmişte insanların ilçede duydukları gereksinimi giderebilmek için bu tür çözümlere yöneldiğini bilmemeleri nedeniyle, çok ilginç bazı sorunlara da yer açabilmiş. 

Örneğin; günümüzde evlerinin bahçesinde “türbe”ye benzer bu tür yapılar bulduklarını söyleyen pek çok kişi varken, ayrıca bu yapıların birer “yatır” olduğunu savunanlara da rastlanılabiliyor...

Burada anlattığım bu olaylar, özellikle bazı kesimler veya içinde kim bilir hangi niyetler taşıdığı bilinmeyen kimseler, bunun dışında da bazı zihniyet sahipleri için Turgutlu’ya gerçekten de “yatır”lar ve “türbe”ler  kazandırabilmiş (?) midir bilemem ama, araştırmalarımın ışığında ulaştığım tek gerçek; ilçede yaşanan bu durumun, uzun yıllar sonra ilçeye bir “mezarlık” ve beraberinde de “mahalli bir deyim” kazandırdığı oldu. 

Hayırsever bir vatandaşın arsasını Belediye’ye bağışlaması sonucu Turgutlu bugünkü şehir mezarlığına kavuşabilmiş. Ve işte bu hayırsever vatandaşın ilçe halkı için yaptığı bu bağış da hem Turgutlu’ya, hem de Anadolu folklörüne ilginç, insanı gülümseten ve sevimli bir deyim kazandırmış. “Trampete gitmek” deyimi, işte bu gelişmelerle birlikte Turgutlu’da doğan “mahalli” bir deyim.  

Öyküsü de bir hayli ilginç.
Filibe’den gelerek 1911-1912 yılları arasında Türkiye’ye göç edip Turgutlu’ya yerleşen İsmail oğlu Hasan Efendi, ilçede diğer muhacirler gibi yerel dilde “macır” denilen göçmenler arasında yerini alır. Ancak bir süre sonra “Filibeli Hasan Efendi” olarak değil de ilçede “Trampet Hasan” lakabıyla anılmaya başlar. Bunun nedeni de, askerliği sırasında trampet çaldığı için arkadaşları arasında “Trampet Hasan” diye anılmasıdır.

Çalışkan, dürüst, faziletli, hayırsever bir iş adamı ve örnek bir meyve yetiştiricisi olan Hasan Efendi, ilçede yaşanan mezar yeri sıkıntısının giderilebilmesi için sorumluluk duyar ve 1945-1947 yılları arasında büyük bir tarlasını mezarlık yapılmak üzere Belediye’ye hibe eder. 

Bu hibe, halk üzerinde büyük memnunluk uyandırmış. Çünkü ilçe halkı açısından önemli bir sorun çözümlenmiş. Bundan sonra da, ölümlerle ilgili yaşanan acıyı birbirlerine alıştıra alıştıra söyleme ihtiyacı duyan ilçe halkı tarafından,
hem Hasan Efendi’nin yaptığı hizmeti sıklıkla anmak, hem de mezara götürülenlerin bir nevi acısını paylaşabilmek için, ölenlerin toprağa verilmesi olaylarını anlatırken, bu konular için biraz da mizahi bir deyim keşfetmiş. 

Halk tarafından “Duydunuz mu, filanca ölmüş” gibi sözler yerine, artık ilçede “trampete gitti”, "trampete götürüldü” sözleri yer almaya başlamış. Böylece, 1945’li yıllardan itibaren, vefat eden kişiler için “öldü” veya “mezara gömdük”, “toprağa verildi” deyimlerinin yerini, ilçede hem kulağa daha hoş geldiği, hem de acılı insanların acısını tazelemeyecek şekilde olduğu için üretilen “Trampet Hasan’ın tarlasına götürüldü”  deyimi esprili bir şekilde kullanılmaya başlanmış. 


1950 yılında vefat eden rahmetli Hasan Efendi de, sonuçta kendi toprağına, yani mahalli ifade ile “trampete gitti”. Ama yaptığı bağışla Turgutlu’nun hem bir sorununu çözdü, hem de Turgutlu’ya özgü mahalli bir deyim kazandırdı. 

Günümüzde artık kullanılmayan “trampete gitmek” deyimi, böylece Turgutlu’nun da Anadolu folklörüne kazandırdığı bir deyim oldu.


Meraklılar için bir not: 
Bu deyime ve sadece Turgutlu'da doğan ve bu yöreye ait olduğuna ilişkin bilgileri, ayrıca 1967 yılı basımı "Türk Folklor Araştırmaları" adlı Kültür Bakanlığı'nca çıkarılan derginin 214. sayısında bulabilmeniz mümkün.
 



0 Yorum - Yorum Yaz
Nasıl bir madencilik anlayışı?

Karşı olduğumuz asıl konu nedir?

Halkımızın en çok kandırıldığı bir konu var:
Çevrecilerin karşı çıktığı asıl şey nedir?
Bu tepkili insanlar Türkiye’de madencilik yapılmasını mı istemiyorlar?

Yeraltı zenginliklerimizi yağmalamak için kolları sıvamış yerli veya yabancı maden şirketlerinin çevrecileri suçlamaya, dolayısıyla da halkımızı aldatmaya yönelik yürüttükleri en önemli propaganda malzemesi, “madenlerin yeraltı zenginliği anlamına geldiği, ama Türkiye’de madenlerin kıymetinin bilinmediği, çevrecilerin ise madencilik yapılmasının önüne geçmeye çalıştıkları, böylelikle yoksulluğun devamına neden oldukları” şeklindeki gülünç suçlamaları.

Oysa asıl konu, “Türkiye’de madencilik yapılsın mı, yapılmasın mı?” konusu değil. Konunun maden şirketleri tarafından buraya odaklanmaya çalışılması, halkın kafasını karıştırıp aklını çelmek için yapılan bir manevra ve bu amaçla konunun saptırılıp çarpıtılmasından başka bir şey değil. Çünkü asıl karşı çıkılan; Türkiye’de madencilik yapılması değil, uygulanmak istenen “vahşi madencilik” anlayışı ve bu anlayışa ortam yaratan ülkemizdeki madencilik yasasıdır.

 Tıklayınız: TMMOB Madencilik Sektörü Sorunlar ve Çözüm Önerileri Raporu    

Nasıl bir madencilik anlayışı?

Bir madenin yeraltı zenginliği olduğunu bir ilkokul çocuğu bile bilir. Asıl önemli olan; bu zenginliğin kimler tarafından kullanılması gerektiği, hangi yöntemle elde edilip, nasıl değerlendirileceğinin doğru bilinmesi.

Çevreciler ve yaşam savunucuları; insana ve çevreye saygısı olmayan, doğal güzelliklerimizi ve tarihi zenginliğimizi tahrip ve talan eden, dolayısıyla “vahşi madencilik” olarak tanımlanabilecek böylesi bir madencilik anlayışının karşısındadır. Ama insana ve çevreye saygılı, doğal güzelliklerimiz ve tarihi zenginliğimizi koruyan bir madenciliğin yanındadır.

Peki, böylesi bir sistemde çevreye ve insana dost ve saygılı bir madencilik mümkün mü? Maalesef bütün bu manzaraya neden olan ve bu ortamı yaratan bu iktidar döneminde böyle bir madencilik uygulanmasının olanağı görülmüyor. Bu nedenle tüm çevrecilerin ve yaşam savunucularının mücadelelerini sürdürüp, daha geniş boyuta taşımaları, bir ileri aşamaya götürmeleri dışında bir başka seçenekleri kalmıyor. Çünkü yaşanan tüm gerçekler ve çevresel felaketler kafalara vura vura bir şeyi daha öğretiyor: Vahşi kapitalizmin madencilik anlayışı da vahşi madenciliktir!"

 Tıklayınız: Madenlerimiz üzerindeki kara bulutlar    

Dolayısıyla maden ve madencilik ile ilgili bu soruyu alternatif madencilik anlayışını da vurgulayacak şekilde ama “çevreci bir üslup” ile yanıtlayabilmek adına şöyle bir açılım ortaya koymak güzel olmaz mı?

Maden denilen şey; bir yer altı zenginliğidir, ama doğanın kendisi tarafından üretilen, bizzat doğa tarafından insanlığa bir armağan olarak sunulmuş bir cevherdir. Bir bölgede veya ülkedeki cevherin taşıdığı anlam, bu toprakları kendilerine vatan edinebilmiş insanların, bu nedenle doğa tarafından böyle bir zenginlik ile ödüllendirilmesidir. Dolayısıyla bir ülkedeki cevher, bu toprakların gerçek sahibi olan halk için bu nedenle doğa tarafından sunulmuş bir armağan, gelecek nesilleri için de doğa tarafından bu anlamda sunulmuş bir sermayedir. Dolayısıyla bu cevherin ve zenginliğin, gerçek sahibi olan halka kazandırılması gerekli.

Doğa bize söylüyor!

Ama bu cevheri insanlığa bir zenginlik diye sunan, bir sermaye diye armağan eden doğanın dilinden eğer anlıyorsak, bize sunulan bu armağanın hangi şekilde elde edilip, nasıl değerlendirileceğini de doğru bilmek zorundayız. Asıl önemli olan; yeraltındaki bu cevherin bir sermaye veya zenginlik olduğunun bilinmesi değil, ona nasıl ulaşılabileceği konusu.

Eğer doğanın dilinden biraz anlıyorsak, “vahşi madencilik” yüzünden bugüne kadar yaşadığımız ve karşı karşıya kaldığımız çevresel felaketler aracılığı ile aslında doğa bize şunu söylemektedir:

“Bu cevher, çağlardan beri en şefkatli ana gibi bağrında taşıdığı tüm canlıları cömertçe besleyip barındıran TABİAT ANA tarafından en değerli canlı varlık olan insanoğlu için bir armağan diye sunulmuş, yaşadığı toprakları kanlarıyla sulayarak vatana dönüştüren halkların geleceği için ‘bir de sermayeleri olsun’ diye üretilmiş bir zenginliktir. Bu nedenle insanoğlunun bu armağan ve zenginliğe taşıdığı bu anlama uygun şekilde ulaşması gerekir. Eğer insanoğlu bu cevhere insan gibi ulaşmayı hâlâ öğrenemediyse, etrafını tahrip etmeden, topraklarının kıymetini bilmeden, kendi nesline ve diğer canlılara zarar vermeden, tabiat ananın canını yakmadan bu zenginliği elde etmeyi hâlâ beceremiyorsa, o zaman insanoğlu böyle bir zenginliği elde etmeye, bu cevhere ulaşmaya, bu armağana kavuşmaya da hâlâ layık bir hale gelememiş demektir. O halde bırakın bu cevher olduğu yerde kalsın, insanoğlu bu armağana insan gibi ulaşacağı, böyle bir zenginliği elde etmeye layık olacağı düzeye gelinceye kadar, toprağın altında, gelecek nesiller için en karanlık günlerinde kendilerine ışık ve umut olabilecek bir sermaye olarak beklemeye devam etsin!”

24 Temmuz 2011

Demokrat Haber



0 Yorum - Yorum Yaz
 Simavna Kadısının oğlu
Şeyh Bedrettin
 

Şeyh Bedrettin’e göre “toprak işleyenindir” ve “bütün dinler kardeştir”. Şeyh Bedrettin,”arazi ortak, esbab ortak, akçe ortak, mal-mülk ortak, kadın istisna” der.

Şeyh Bedrettin’e göre; Tanrı’nın özüyle yaratılanlar birdir, aralarında varlık ve oluş bakımından bir fark yoktur. Tüm insanlar eşit doğmuştur ve eşit yaşama hakkına sahiptir. Dünya ve ahiret iki ayrı varlık değildir. Ölümden sonra dirilme olmadığı gibi, dünyanın dışında başka bir alem de yoktur. Cennet ve cehennem de birer kavram olmaktan öteye gitmez. Dünyada mutlu olan cennette, mutsuz olan cehennemde yaşıyor demektir.

Kuran’da geçen tüm kavramlar ve buyruklar, birer örnektir. Gerçek amaç; insanlara doğruyu ayrı ayrı nitelikleriyle anlatmaktır. Ruh da bedenden ayrı, bağımsız bir varlık değildir. Bedenle birlikte ruh da göçer gider. (Meydan Larousse, Cilt: 11, Sf: 343, 344)

Bütün manevi varlıklar, insan düşüncesinin özünden doğmuştur. Gerçek olan insandır. Tüm dinler, aynı Tanrı tarafından gönderildiğine göre, kardeştir. Tüm dünya malları, insanların ortaklaşa yararlanması içindir. Yeryüzünde doğal sınırlar, senin benim diye gerçekten bölünmüş toprak parçaları yoktur. Bu yalnızca insanoğlunun zayıf nefsinin, obur ihtirasının, dizginlenemeyen egemenlik duygusu ve çılgınca bir sahip olma tutkusunun harekete geçirdiği yağmalama sonucu ortaya çıkmış bir durumdur. (Şeyh Bedrettin - Varidat

Şeyh Bedrettin’in düşünceleri kısa zamanda halk tarafından benimsenmeye başlanmıştı. Devlete ve var olan duruma tepkili olan halk tabakaları arasında geniş bir destek buldu, müritleri çoğaldı. “Bütün dinler kardeştir” söylemi nedeniyle, müritleri arasında Hıristiyan, Musevi ve Ermeniler de görüldü.

Şeyh Bedrettin’in en güvendiği, yetişmiş iki müridi vardı: Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal.

Bu iki sadık mürit, Çelebi Mehmet’in Şeyh Bedrettin’in üzerine asker göndermesi üzerine Osmanlı’ya karşı bir direniş örgütlemeye koyuldu. Şeyh Bedrettin’in, en güvendiği müridi olan Börklüce Mustafa’ya sevgisini göstererek, bir keresinde “Dede Sultan” demesi, müritler gözünde onun Bedrettin’in kendinden sonraki “halefi” olarak belirlendiği izlenimi doğurmuştu.

Börklüce Mustafa, İzmir bölgesinde harekete geçerek, başkaldırıyı burada örgütlemişti. Torlak Kemal ise, Manisa yöresinde faaliyetini sürdürdü. Börklüce, bölgedeki yoksul halk tabakasının, Torlak ise alevi göçebelerin başındaydı.

Börklüce Mustafa, halkın vergi vermek istememesi üzerine Çelebi Mehmet’in gönderdiği Osmanlı ordusunu ilk savaşta 5 bin müridi ile Karaburun’da bozguna uğrattı. Halk kazanmanın sarhoşluğunu yaşarken, bu zafer Manisa ve yöresinde de büyük ses getirdi, Bedrettin’in düşüncelerinin yayılmasını sağladı.

Ancak, bir süre sonra Osmanlı ordusu ikinci kez Börklüce Mustafa’nın üzerine gönderildi. Bu kezki çatışma öncekinden çok daha sert oldu. Bu kez, kaybeden Börklüce Mustafa’ydı. Savaşı kazanan Osmanlı ordusu da çok acımazsız davrandı. Halk hareketini bastırırken, çok büyük kıyım yaptı. Şeyh Bedrettin yanlıları Selçuk’ta asıldı.

Osmanlı ordusu daha sonra da Manisa’ya doğru ilerledi. Şeyh Bedrettin’in en güvendiği diğer müridi Torlak Kemal, Börklüce’nin yenilgiye uğrayarak öldürülmesinin ardından kendisine katılan müritleri ile birlikte Osmanlı ordusuna karşı direnmeye çalıştı.  

Osmanlı tahtındaki Çelebi Mehmet’in üzerine gönderdiği oğlu Şehzade Murat (Fatih’in babası) ve Beyazıt Paşa’ya karşı Manisa yöresinde savaştı. Yenilgiye uğrayan Torlak Kemal, daha sonra Manisa’da asıldı...         

Böylece, Şeyh Bedrettin’in önderliğinde, müritleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemalin başlattığı halk hareketini bastıran Çelebi Mehmet, bir süre sonra Şeyh Bedrettini de ele geçirdi Ve Şeyh Bedrettin, Serez çarsısında asıldı. Yıl 1419’du...

Simavna kadısının oğlu Şeyh Bedrettin, müritlerinin tümü kılıçtan geçirilince, sürgün olarak bulunduğu İznik’ten yola çıkarak Çelebi Mehmet’in bulunduğu Serez’e kendi ayağı ile geldi ve boynunu ipe yine kendi uzattı.

Tarih şöyle yazıyor: Çelebi Sultan Mehmet, Bedrettin’i karşısında görünce, “Yüzünüz neden bu kadar sarardı?” diye sormuş. Bedrettin de şu karşılığı vermiş: “Güneş, batarken sararır!”

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor.
Serez’in esnaf çarsısında
bir bakırcı dükkanının karşısında
Bedrettin’im bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan
Şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarsısı dilsiz,
Serez çarsısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarsısı
kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor...
                                       Nazım Hikmet (Şeyh Bedrettin Destanı)

Şiirin tümü için tıklayınız   Şeyh Bedrettin Destanı

Şeyh Bedrettin’in 1924’te Serez’deki mezarından çıkarılan kemikleri İstanbul’a getirilmiş, 1961’de Sultan Mahmut Türbesi haziresine gömülmüştür. Edirne’de bir zaviyesi, Bursa’da da bir mescidi vardır. (Meydan Larousse, Cilt: 11, Sf: 343, 344)

 

 



Lidya'nın dramı
 

ve
KREZÜS
Lidya Krallığı’nın Milattan Önceki dönemlerde Ege’deki en uygar krallık olduğunu söylenebilir. Öyle ki, Lidya Uygarlığı hem Ege, hem de Anadolu için bir kazanç bile olmuş. Uygarlığın kelime anlamında da en güzel örneklerini veren Lidya, Mezopotamyadaki Sümer uygarlığı gibi, insanlık açısından önemli bazı adımlar atan ve aynı zamanda barışçı bir tavrı olan uygarlık olarak gösterilebiliyor. Ya da Mezopotamya için Sümerler nasılsa, Lidya uygarlığı da Ege (hatta Anadolu) için önemli bir uygarlıktır. Örneğin; tarihte ilk parayı basan Lidyalılar olmuştur. Ve Ege'nin en önemli 2 şehri İzmir ile Manisa'yı ilk kuran da Lidya Kralı Tantalos’tur...

 

Tarihe adanan bir yol

Ünlü Fransız tarihçi Andre Ribard, Lidya uygarlığını şöyle anlatır: “Lidya en zengin altın madenlerine sahipti ve bu sayede önemli bir ekonomik merkez de oldu.”

Anadolu’dan “Küçük Asya” diye söz eden Andre Ribard, şöyle devam eder: “Lidya, Küçük Asya’da İonya-Mısır ve Fırat arasındaki yol kavşağında faal bir devletti. Lidya Kralı Gyges zamanında Sart’ta ilk para, altın ve gümüş sikkeler şeklinde ortaya çikti. Bu paranın kullanılması, ödemeleri özellikle kolaylaştırdı ve alış verişi hızlandırdı. Bu yenilik Lidya’nın refahının artmasına yardım etti.” (Andre Ribard - İnsanlığın Tarihi, Cilt: 1, Sf: 92)

Lidya, bu nedenle ticarete ağırlık veren bir uygarlık oldu. Bölgenin bir ticaret merkezi olmasına hizmet için de, ünlü “Kral Yolu” (diğer adıyla Kervan Yolu) yapıldı. Bu nedenle de yöremizin en eski ve tarihin en uygar krallıklarından olan Lidya Uygarlığı, Ege için gerçekten de çok büyük bir kazanç olmuştu... Ne var ki, bu görkemli uygarlığın sonu ise çok hazin!

 

Lidya'nın dramı ve Krezüs

Lidya, bir ticaret ve ekonomi merkezi halini almıştı. Altın madenleri yüzünden de en zengin krallıktı. Örneğin; halk arasında Lidya eserleri “Karun Hazineleri” olarak bilinir. Krallığın bu durumu, bazı imparatorlukların dikkatini çekip, gözünü buraya çevirmesine de neden oluyor. Lidya Kralı Krezüs’ün zamanında krallığın yaşadığı görkem, özellikle Pers Krallığının iştahını kabartıp, gözlerini kamaştırıyor. Çünkü Pers Krallığı, o dönemde oldukça çalkantılı bir dönemden geçmektedir ve bu yüzden Lidya’nın altın madenlerini eline geçirirse, bunun kendi bunalımına bir çare olabileceğini düşünmektedir.

Nasıl bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu sezinleyen Lidya Kralı Krezüs ise, Perslerin bu çalkantılı dönem içinde olmalarından yarar sağlayabileceği düşüncesiyle Savaşı göze alır. Hattuşaş dolayında yapılan ilk savaşta iki taraf da birbirlerine üstünlük sağ-layamıyor. Krezüs, savaşa savaşa başkent Sart’a kadar çekiliyor. M.Ö. 546’da yaşanan bu olayda, Sart şehri 14 gün dayandıktan sonra Perslere teslim oluyor.

Lidya Kralı Krezüs ise, bu yenilgi üzerine, görkemli saltanat yıllarının ardından tutsak olmayı gururuna yediremez ve intiharı düşünür. Bir odun yığını üzerinde yakılarak ölmeyi ister. Ancak, Pers Kralı Kiros, onu sarayına alır ve Krezüs, bundan sonra orada yaşar...

Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) ise, bu olayı anlatırken, Perslerin ateşe taptıklarını ve bu nedenle Krezüs’ü ateşe atmadıklarını, Krezüs’e böyle bir ölümü reva görmediklerini anlatır. (Halikarnas Balıkçısı - Anadolu Efsaneleri)

Pek çok efsaneye konu edilen Lidya Kralı Krezüs’ün tutsak olduktan sonraki yaşamı, görkemini kaybettiğinden olsa gerek, efsanelere yaraşir görülmemiş olacak ki, mezarının nerede olduğu bile bugün kesin olarak bilinmemektedir. Bir odun yığınında intihara hazırlanırken, ailesi ile birlikte tutsak edilen Krezüs’ün, Pers Kralı Kiros tarafından İran’a götürüldüğü ve 22 yıl tutsak kaldıktan sonra burada öldügü söylentileri yer almaktadır

Lidyalılar’dan sonra, yöremiz bir dönem Persler’in egemenliğinde kalır ve Pers Kralı Kiros, Lidya’nın başkenti Sart’a yerleşerek burayı bir dönem Satraplık merkezi yapar. M.Ö. 334’te ise Sart, Persler’den Büyük İskenderin, onun ölümünden sonra da Selevkoslar’ın egemenliğinde kalır ve M.Ö. 180’de de Pergamon Krallığı buraya yerleşir. M.Ö. 130’dan itibaren de Roma İmparatorluğu’nun egemenliği başlar. Milattan sonra (M.S.) ise, en geniş konumuna ulaşan şehir, bu dönemde Bizanslıların elindedir ve bir piskoposluk bölgesi haline getirilir...

Lidya'nın başkenti Sart harabeleri
                              Sonraki bölüm: Bizans ve Anadolu



0 Yorum - Yorum Yaz
Davos'un bedeli!

Davos'un bedeli mi?

Suriye
sınırındaki mayınların temizlenmesi ve arazinin, temizleyecek olan şirkete yap-işlet-devret modeliyle verilmesini öngören yasa tasarısıyla ilgili uzlaşma arayışları sürüyor.

Demek ki, efendisi Amerika, Davos’ta yaptığı shovdan sonra Erdoğan’ın kulağını fena halde çekmiş. Şimdi de bedel ödetiliyor: Türkiye’nin mayınları temizletilecek bilmem kaç dönümlük toprağı İsrail’e verilsinmiş!

Erdoğan
, yerel seçimler öncesi kamuoyuna “güçlü lider” mesajı verecek bir shov yapmaya kalkışmıştı Davos’ta. Bunun bir shov olduğunun pek çoğumuz farkındaydık zaten. Ayrıca bunun bedelinin ağır olacağını da biliyor ve bekliyorduk "bakalım Erdoğan’ın özürü nasıl olacak?" diye. Erdoğan şimdi özür dilemek için topraklarımızı İsrail’e verecek kadar gözü döndüyse, demek ki efendisi Amerika fena halde kulağını çekmiş olmalı. 

Bu durumda, Erdoğan'ın özürü kabahatinden de büyük olacak!

 

Davos olayı senaryo muydu?

Veya demek ki İsrail’e önceden bu konuda verilmiş bir söz var
Başbakan’ın: “Geçmişte faşizan uygulamalar oldu, azınlıklar ülkeden kaçırıldı” sözleri de açıkça mayın temizleme işinin İsraillilere verilmesine karşı çıkanları susturmaya yönelik bir lafebeliği. Eğer verilmiş söz olmasa Başbakan böyle bir çıkışı neden yapsın? 
Başbakan Erdoğan'ın kendisi, çok değil geçen yıl Ağustos ayında özbeöz Türk olduğu halde önce Fazıl Say’ı, sonra da Hürriyet Gazetesi yazarı Bekir Coşkun’u ülkeden kovarken, ne kadar demokrat olduğunu mu gösteriyordu, yoksa içindeki faşizanlığı mı?

İhale konusunda İsrail’e söz verildiğinin ikinci belirtisi ise İsrail Büyükelçisi Gabby Levy’nin Urfa’ya giderek “İsrail topraklarınıza el koymak istemiyor. İsrail buraya sadece iş yapmak için gelmek istiyor” diye lobi yapması da düşünüldüğünde, diğer olasılık, Davos shovunun bir senaryo olduğu akla yakın görünüyor. Eh ortada bir senaryo varsa, herkese de uygun roller düşer tabii. Biz bu olaya yine de Davos’un bedeli demeyi daha doğru buluyoruz.
Ama yine de teslimiyetin bu kadarına da pes denmez mi?

Bakın, bir gazetede Urfa’nın Suruç ilçesinden bir köylü vatandaş ne demiş:  
“Mayınların cefasını çeken biziz, kullanma hakkı da bize aittir. Eğer Yahudilere verilirse akıbetimiz Filistin’e döner.”

 

Davos zaten bir tuzak mı?

Davos
’ta zaten Erdoğan’ın işi ne? 
Her yıl Ocak ayında İsveç’in Davos kasabasında yapılan ve “Davos Zirvesi” olarak da tanımlanan Dünya Ekonomik Forumu (DEF), emperyalist ülkelerce dünyanın diğer ülkeleri ve haklarının kaderleri üzerine çirkin pazarlıkların yapıldığı bir zirvedir. 

Basına yansıdığı kadarıyla, doların piyasalarda değer kaybı, yeni seçilen ABD Başkanı’na öneriler, Rusya nereye gidiyor, AB’nin geleceği, yeniden yapılanma için reformlar, AB’nin ABD’nin Ortadoğu politikalarından rahatsızlık duyması, Kıbrıs sorunu vb. başlıkların yanı sıra, bu yıl Emperyalist Davos Zirvesi’nin en önemli ve öncelikli gündemi, “terör ve terörizme karşı savaş” tartışmaları oldu. Bu bakımdan Davos zaten Erdoğan için bir tuzaktı. Çünkü Erdoğan'ın zayıflığının ne olduğu zaten dünyada biliniyor. Damarına basmak o kadar da zor değil...

Güya Başbakan Erdoğan, Davos Zirvesi’nde Filistinli din kardeşlerinin haklarını koruyabilmek adına İsrail’e kabadayılık yaptı . Peki şimdi ne yapıyor? Filistin’de soykırım yapmakla suçladığı ve eleştirdiği İsrail’e memleketinin topraklarını peşkeş çekmek için muhalefeti iknaya ve vatandaşı da kandırmaya çalışıyor.

 

Türkiye satılık mı?

"Türkiye satılık mı?" sorusunun cevabını, “hayır, değildir” diye verebilmemiz giderek zorlaşıyor. AKP Hükümeti’nin çıkardığı “yabancıların mülk edinmesini kolaylaştıran AB uyum yasaları” gereği, ülkemizin 81 ilinden 70'inde yabancılara toprak satışlarının yapıldığını kaç yıldır biliyoruz çünkü. Bu konudaki makalemi okumak için tıklayınız: Bir ülke nasıl satılır?

Askeri bölgeler de satılacak!
Ama "AB uyum yasaları" yutturmacası, sadece verimli tarım arazileri ve çeşitli illerdeki arsa vs tahsislerini içermiyor artık. 22 Temmuz seçimlerinden sonra AKP Hükümeti’nin yeni önergesiyle “askeri bölgeler ile özel güvenlik bölgelerinin de satışa çıkarılması” Adalet Komisyonu’nda ele alınmış, Genelkurmay’ın karşı çıkması üzerine de, rotüş yapılarak komisyondan geçirilmesi sağlanmıştı.

Askeri ve özel güvenlik bölgeleri bir ülkenin stratejik bölgeleri anlamına geliyorsa, bu nasıl bir satıştır o zaman?

 
"Ülkeyi pazarlamak" nedir?

Başbakan Erdoğan
’ın 14 Ekim 2006’da söylediği “Benim asli vazifem ülkemi yabancılara pazarlamaktır” sözlerini hala unutmadık. 
Unutmayacağız da. 
Unutanlara da hatırlatmaya devam edeceğiz…

      30 Mayıs 2009    

 



0 Yorum - Yorum Yaz
Efsanelerin uçan atı
Bellerophon efsanesi 
Bellerophon ve Pegasus

 

 

  

Bellerophon ve Pegasus

Eşen Çayı'nı takip edip güneye doğru yönelince Yakaköy ve Döğer köyleri arasındaki Tlos antik şehrine ulaşılır. Tlos kenti Xanthos, Pınara, Krafos ve Tlos kardeşlerden Tlos'un adına kurulmuş ve de zamanla Likyalıların altı en önemli kentinden birisi haline gelmiş.

Kaza ile avda kendi kardeşini öldüren genç ve yakışıklı  Bellerophon, ülkesini terk etmiş. Gittiği ülkenin Kralının karısı bu genç ve yakışıklı delikanlıya gelir gelmez aşık olmuş ama aşkına bir türlü karşılık bulamamış. Kralının karısı aynı zamanda Likya ülkesinin kralının kızı imiş.

 

 

Kadın hırsından deliye dönmüş ve Bellerophon’u namusuna göz dikti diye kral kocasına şikayet etmiş. Ama Kral konuğu olan yabancıyı öldürmek istememiş. Eline Üstünde ölüm işaretleri olan bir mektup vererek Likya Başkentinin Kralı olan kayınpederine göndermiş.
 

Bellerophon ve Pegasus

Likya Kralı, damadının gönderdiği bu konuğu günlerce ağırlamış şenliklerle. Günler sonra damadından gelen mektubu da açıp okumuş. Mektupta olayı anlatan damadı, gencin öldürülmesi gerektiğini yazıyormuş. Ama Likya Kralı da evine gelen konuğu asla öldüremezmiş, yakışmazmış krallığına.

Sonunda Likya Kralı, kendince güzel bir çözüm bulmuş soruna. Likya ülkesini uzun zamandır eden çok korkunç bir canavar varmış. Likya Kralı ağzından alevler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu bu korkunç canavarı öldürmesini istemiş Bellerophon’dan.

Hiç bir şeyden habersiz olan genç Bellerophon da kendisine türlü ve saygı ve konukseverlik gösteren bu yaşlı kralı kıracak değil ya, tabii ki hemen kabul etmiş yaşlı Kralın kendisinden bu isteğini.

 

 

Bellerophon'un canavarla şavaşı

Bellerophon, gitmiş kahinlere danışmış önce. Kahinler de gence tapınağa gidip orada bir gece geçirmesini söyleyerek, Tanrılara da mutlaka adaklar adamasını tavsiye etmişler. Kendisine tavsiye edilenleri yapmış genç adam. Sonra da tapınakta uykuya dalmış. Tapınakta uyumakta olan bu yakışıklı ve genç Bellerophon'un güzelliğine hayran kalan Tanrıçalar, ona Pegasus’un gemini vermişler.

Bellerophon, elinde tanrıçaların verdiği gemle Pegasus’u aramaya koyulmuş hemen. En sonunda bir pınarın başında kanatlı beyaz at Pegasus’u görmüş. Gemi atın başına atmasıyla atın sırtına binmesi bir olmuş. Bellerophon, Pegasus’la göklerden aşağı inerek korkunç canavar Şimera’ya saldırmış. Canavarla savaşı günlerce sürmüş. Bellerophon’un attığı okların kurşun uçları canavarın ağzından çıkan alevlerde eriyerek boğazını kapatmış ve canavar ölmüş. Likya bölgesi de Bellerophon’un bu kahramanlığı sayesinde canavardan kurtulmuş.

 

 

 

Likya Kralı bu kez de Amazonların üstüne göndermiş Bellerophon'u. Bu işi de başaran Bellerophon, kendisine bundan sonra da verilen daha bir çok güç işi yine büyük başarı ile tammamlamış. Bu süre içinde suçsuzluğu da anlaşılan genci, Likya Kralı küçük kızıyla evlendirmiş ve kendine damat yapmış...

Kazandığı bütün bu başarılardan artık iyice başı dönen Bellerophon, bu başarılarını Pegasus'un sayesinde elde ettiğini de unutup, bir süre sonra Olimposlu Tanrıları bile küçük görmeye başlamış. Bu durum da Tanrıları çok kızdırmış..

 

 

Bellerophon, kendini "Tanrılaşmış" gibi görerek, ölümsüzlerin arasına karışmak istemiş. Bu duruma kızan Zeus da bir at sineği göndererek Pegasus’u sokmasını sağlamış. Canı yanan Pegasus da binicisi genci şahlanarak üstünden atmış. Göklerden yuvarlanan Bellerophon, çok kötü bir şekilde toprağa düşmüş, topal ve kör olmuş. Bir müddet bu şekilde yaşayan Bellerophon, sonunda kimselerden habersiz, sessizce kendi kendine ölmüş. Pegasus da tek başına Olimpos Dağına dönüp eski görevine devam etmiş, bundan sonra sırtına sadece perileri ve sanatçıları bindirmiş...
 



0 Yorum - Yorum Yaz


Efsanelerin Ana Tanrıçası
Kybele efsanesi 
Anadolu'nun en büyük Tanrıçası

 

 

  

Bir Kybele heykeli

Hiçbir mitolojide hiçbir tanrı Ana Tanrıça kadar çeşitli adlarda adlandırılmamıştır. Bu ad ve sıfat çokluğu Ana Tanrıçanın kaynağı Anadolu'da olmak üzere uluslar üstü bir nitelik kazandığını kanıtlamaya yeter. Kültepe tabletlerinde adına Kubaba olarak rastlanır, Lydia'da adı Kybebe, Phrygia'da Kybele olarak geçer, Hitit kaynaklarında Hepat diye adlandırılır. "Anadolu'nun en büyük tanrıçası" olarak da tanımlanabilecek Kybele'nin efsanedeki öyküsü ise kısaca şöyledir:

Kybele, Zeus'un rüyasında gördüğü ve kedisine hakim olamayacak kadar etkileyici bir varlıktır. Aslı tanrıça değildir. Çift cinsiyetlidir. Yani iki cinsi de etkisi altında tutabilecek kadar cazibelidir. Zeus'un rüyası gerçeğe döner ve Kybele ortaya çıkar. Zeus, Kybele'nin tehlikeli olduğunu bildiği için öldürülmesi taraftarıdır. Ama Afrodit ise böyle güzellikteki bir varlığın öldürülmesine asla izin vermez.  

 

 

Sonuçta Kybele'nin erkeklik organı hadım edilir, bu organ düştüğü yerden badem ağacı olur ve bu ağaç ilk mahsülde toprağa düşen meyvesinden bir erkek doğar. Bu doğar doğmaz keçiler arasında kalır ve kendini keçi sanar. Bir çiftçinin bunu fark etmesi üzerine çiftçi ona insan olduğunu söyler ve şart koşup kızıyla evlendirir. Bir süre sonra Kybele kendi parçası olan bu erkeği bulur ve kendi yanına almak ister ama çiftçi vermez. Kybele de hem çiftçiyi hem de kendi parçasını zehirler. Bu olayla Kybele, Amazon kadınlarının temsili olmuştur.

 

 

 

Aslında, Akdeniz havzası, Asya ve kuzey ülkelerinde, anaerkil aile geleneğinin analık, üreme, dişilik simgesi olarak “Kybele’nin geçmişi İ.Ö. 6500–7000 yıllarına dayanıyor. Doğa tanrıçası olarak ilk simgesi olan kaba bir taş parçasına (Baitylos) tapınılırmış. Sonraki figürleri topraktan yapılmış, onu ayakta, oturur ya da uzanmış durumda gösterir, iri göğüs ve kalçalı, genellikle çıplak tasvirler. Bazı figürler çocuk doğurmasını betimleniyor; bu esnada yanında iki leoparla gösterildiği de oluyor. Bu leoparlar bazen çocuklarını, bazen sevgilisi Attis’i temsil ediyor.

Anadolu’daki varlığı “Kubaba” adıyla Hititler ve Hurrianlarla başlamış. Ama Tartışmalı olsa da, “Kybele” adının “Kubaba”dan evrimleştiği kabul ediliyor. Halkının kökeni belirlenemeyen, Trakya’dan Anadolu’ya geldikleri sanılan Frigya’da, bir dağa da verilen yeni adı ile bir kült oluşturuyor; üretken vahşi Doğa’yı temsil ediyor, genellikle, dağların doruklarında tapınılıyor.

Galatia’daki kültünün başlıca merkezi Pessinos’da ondan kehanetler alındığına inanılırdı. Pek çok tapınakları arasında en bilinenler Ida, Sipylos, Kyzikos ve Sardeis’dekiler. Afyon ve Eskişehir’de Frig tapınakları önünde, iki yanında yere uzanmış aslanlarla birlikteki Kybele heykelleri hala ayakta. Çocuk yapamayan kadınların bu heykellerin (gerek Tanrıça, gerek aslanların) üreme organlarına el sürme geleneği uzun zaman sürdürülmüş. Frig mitolojisinde, Tanrıça, Sangrion (Sakarya) ırmağına atılmış bebek Attis’i (Atys) buluyor; onu hem evlâd olarak bağrına basıyor, çocuk büyüdüktden sonra onu sevgilisi, eşi yapıyor. Monoteizmdeki Âdem’in kaburga kemiğinden “kadın”ın yaratılması inancının tersine, Ana Tanrıça erkeğini kendi buluyor. Üremede erkek etkisinin keşfedilmediği ilkel dönemlerde “doğurma, anne olma” olgusu bir mucize gibi görülmüş. İlkel toplumlarca doğumun bir simge ile tanrısallaştırılması, dolayısıyla “anaerkil düzen”in kurulması akla yakın.

 

Malibu'da Kybele heykeli

Bu arada, özellikle Anadolu’da olmak üzere, Helenistik Dünyada, İ.Ö. XIII.-XI yüzyıllar arasına rastlayan Deniz Halklarının büyük göçü sonrasındaki toplum devinimlerine bir göz atarsak, Kybele’nin ana direklerinden birini oluşturduğu inanç sistemleri kaynaşmasının nedenlerini daha rahat görebiliriz. İlk kez Homeros’un Odysseia’sında adlarına rastlanan, Kuzey Karadeniz halkı Kimmerler İ.Ö.714’de Doğu Anadolu’daki Urartulara saldırıp onları dize getirdikten sonra Phrygia istikametine dönüp onların son kralı Midas’ı İ.Ö.676’da hezimete uğratırlar. Zaten perişan durumda olan Urartuların sonunu İskitler getirirler.

Orta Anadolu’daki fetret dönemini, İ.Ö. XIV. asırdan beri Mykenai kültürünün geleneklerini zayıflayarak olsa da taşıyan Lydia, Asurluların yardımı ile sona erdirip bir düzen getirmiş, egemenliğini hem Doğuya hem Batıya, Ege kıyılarına kadar genişletmiş; bu arada “Kybele” kült’üne de sahip çıkmıştır.

 

 

 

 

Ancak, Perslerin yükselen gücü karşısında çökmeye başlar. O arada Bithynia’lılar Trakya’dan Dardanel’i geçerek Çanakkale sahillerinde yerleşirler. Kökenleri bilinmeyen Mysia’lılar ve Kharia’lılar daha iç kısımlara ve güneye inerler. Lykia’lılar, Pamphylia’lılar, Kilikia’lılar Güneybatı ve Güneye yerleşirler; otokton (yerli) halklar üzerinde egemenlik kurarlar. Helenler, bu bölgesel egemenliklerin birçoğunu Troya savaşından çıkan kahramanların kurduklarını iddia etmişlerdir. Troya Savaşını izleyen asırlar içinde de, Eolyalılar (Aeolia) ve Ionyalılar Lesbos (Midilli), Samos (Sisam), Khios (Sakız), Miletos, Ephesos ve Smyrna (İzmir) üzerinde koloniler kurdular. İşte bu karmaşa arasında, Mısırdaki “Isis’in”, Suriye’deki “Atargatis”in, Perslerde Mithra’nın karşılığı olan Kybele’nin kültü de oradan oraya, kılık, işlev, isim tahrifatına uğrayarak savruldu.

 

 

 

Gaia, Rea, Demeter gibi Yunanlı, aşağıda göreceğimiz üzere, Maia, Ops, Céres gibi Romalı tanrıçalarla bir tutuldu. Dini, yalın ritüelleri ile Trakya ve Yunanistan’ın, daha çok geri kalmış iç bölgelerine yayıldı. İ.Ö.V. asırdan itibaren çoğalan tapınaklarına “Metrôon - Ana’nın Tapınağı” dendi. Yunanlıların Giriten alınma ana tanrıçası “Rhea” ile eş tutuldu.

Uzun süre Kybele kültünü muhafaza eden, ören yerinde “Metrôon”un hâlâ izleri bulunan Efes’de (Ephesos) sonradan onun işlevleri Artemis’e (Diana) yüklendi ve Ana Tanrıça olarak ona tapıldı ve onuruna Dünyanın 7 harikası arasında sayılan (Roma egemenliğinden sonra “Diana Mabedi” diye anılacak) tapınak (Artemision) inşa edildi. Saydığımız tüm bu tanrıçaların: bereketi, biyolojik döngüyü temsil etmeleri gibi bir ortak paydaları vardır. Yerine göre hırçınlığı, çoğu kez rind meşrepliği ile mitoslara en fazla konuk olan, düğünlerin, derneklerin, festivallerin kamberi Dionysos’da çok işlediğimiz üreme ve yaşam döngüsü ilkesini temsil eden pek çok başka erkek ilâhî varlık olduğu gibi…

Devamı için tıklayınız   Sonraki sayfa




 

ben insanoğluyum,
sonsuzluktur çizgim,
umut ve özgürlük ateşi
benimleyken.
oysa ölümlüyüm!
ama düşsel dünyamda
havalandığımda
ışık demetleriyle
Tanrı katının da bekçisiyim
düşleriyle Tanrıları bile
çıldırtan bir divaneyim!
ben kendimi yalnızca
düşlerle veririm ele!
tüm düşlerim,
büyüklüğüdür
asıl gerçeği
içinde taşıyan tarihimin.

Metin Sert

         Kybele efsanesi
         Amazonlar efsanesi
        Centaurlar efsanesi
        Medusa efsanesi
        Pegasus efsanesi
         Truva efsanesi
  Efsanelerle ilgili videolar

 

Herhangi bir olayı, bir kişiyi ya da bir yeri betimlemekte, insanoğlunun dile getirebildiği en yüksek “yüceltme” şekli; “efsaneleştirmek”tir. Efsaneleştirmek; bir anlamda o şeye tanrısal bir değer katmak anlamındadır. Efsaneler, tarih öncesi çağlara dayanan öykülerdir. Tarih öncesi çağlarda, efsanelerin kahramanları ya tanrı ya da tanrı soyundan gelme kişiler olarak görülür ya da gösterilirken, doğa da tanrılık niteliğinde kişileştirilirdi.

Farsça kökenli olan “efsane” ya da “fesane”; halkın gözünde veya nakledenin hayal gücünde biçim değiştirerek olağanüstü niteliklerle donatılan hikâye anlamındadır. Efsane kelimesi, daha yaygın olarak ise edebiyatta; “az çok gerçek olan, gerçeğe dayanan geçmişteki bir olayın her türden olağanüstü (veya doğaüstü) anlatılışı” için kullanılır...

Eski Yunancada, bugünkü anlamda mitolojiye köken olan “mythos” (mit) sözcüğü; masal, öykü, efsane karşılığında kullanılırdı ki, bu aynı zamanda da “gerçek olmayan” anlamındadır. Efsaneler veya mitler, doğa ve toplum olaylarının antik çağa özgü birer açıklanış biçimidir. Aynı zamanda bu olaylar karşısında antik çağ insanının davranışını da belirtir.

Felsefenin ortaya çıkısı öncesinde, insanların dünya görüşü daha çok bu eksen (efsane, destan, mitoloji vs.) etrafında gelişmişti. Felsefe ise, düşüncenin kişileştirerek kavradığı varlığı kavramlaştırmıştır. Bu nedenle; felsefin devreye girmesi ve bilimsel düşüncenin başlamasıyla birlikte mitler, efsaneler ve destanlar da ortadan kalkmıştır...

Ama yine de ne olursa olsun, efsanelerin de zamanın akışı içinde insanoğlunun ihtiyaç duyması nedeniyle ortaya çıktığını düşünmek gerekir. Uygarlık tarihi boyunca insanoğu nasıl masallar üretmiş, destanlar yaratıp yazmışsa, bu süreçte efsanelere de gerek duymuş demektir. Masalsız yapamayan, ama kahramanlık destanları da yaratan insanoğlu, yaşamda efsanesiz de kalmak istememiş. 

İnsanlar yaşamları boyunca hep hayallerinin ve umutlarının peşinden koşarlar. Bu hayaller ve umutlar için bazen bazı süslere ve renklere de gereksinim duyulur. Nasıl masallara ve destanlara gereksinim duyulmuşsa, bu nedenle efsanelere de gereksinim duyulmuş ki, uygarlık tarihi boyunca insaoğlu hemen her konuda, dünyanın hemen her yerinde, tarih boyunca yer almış hemen her uygarlıkta efsaneler de üretmiş. Bu masallar, destanlar ve efsaneler kimi zaman insanoğlu için ilham kaynağı da olmuş. Masallarla hayal gücünü, destanlarla cesaretini ve efsanelerle de ilham kaynağını geliştiren insanoğlu, bir bakıma geliştirdiği bu donanımı sayesinde uygarlık tarihini de geliştirmiş, kimi zaman tarihin akışına da yön verebilmiş.

İlk çağlarda mağaralarda yaşayan insanoğlu, iki ayağı üzerinde doğrulup mağaradan çıkarak başlattığı o yürüyüşünü bugüne kadar sürdürüyor. Bu yürüyüşün güzergahı ise uygarlık tarihini gösteriyor. Ancak iki ayağı üzerinde doğrularak mağaradan çıkıp başlattığı o yürüyüşünü bugün uzaya kadar götürebildi insanoğlu. İlk çağlarda mağarada yaşayan insanoğlunun bugünkü kuşakları artık uzay mekiğinde de yaşıyor. Ortaçağda başlattığı coğrafi keşiflerini artık insanoğlu uzayın derinliklerine kadar taşıyarak sürdürüyor. Bu nedenle uygarlık tarihini geliştiren, tarihe yön veren insanoğlu nasıl masallar yazmış, destanlar yaratmış ise, bu hayatın akışı içinde demek ki efsanelere de gerek duymuştur. 

İşte bu anlayış doğrultusunda, sitemde efsaneler ile ilgili bir bölüme de yer vermemezlik edemezdim. İlk etapta anlamlı olan bazı efsaneleri derleyerek paylaşıma açıyorum. Zaman içinde diğer bazı önemli efsaneleri de derleyip düzenleyerek, "Belkıs'ın gerdanlığı" efsanesinde olduğu gibi, belki efsanenin çözümlenmesi ve anlamını da betimleyerek koymayı düşünüyorum.

Sitemde okumaktan keyif alınacak bir bölüm  oluşturabilmek de bir başka mutluluk olacak. Sevgilerimle...
.



0 Yorum - Yorum Yaz
Efsanelerin yılan saçlı kadını
M E D U S A
Didim'deki antik kent Apollon Tapınağı bahçesinde yer alan Medusa heykeli
 

 

 

 

Didim'in ilçemizin en önemli sembollerinden biri olan Medusa, Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgon'dan biridir. Bu üç kız kardeşten yalnızca yılan saçlı Medusa ölümlüdür ve kendisine bakanları taşa çevirme güçüne sahiptir. Bu nedenle Antik dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak için Medusa kabartmaları ve resimleri kullanılmıştır. Didim'deki Apollo Tapınağı'nda da Medusa figürleri kullanılmak istenmiş. Ancak tapınağın inşaası bir türlü bitirilemediği için bir çok Medusa figürü yarım kalmış ve günümüze bu şekilde ulaşabilmiş. Yine de en güzel işlenmiş ve bugüne dek korunabilmiş Medusa figürlerinden birisi, Apollon Tapınağı bahçesi girişinde yer alıyor.

Medusa'nın hayatı hakkında mitolojide bir çok değişik söylenti bulunmaktadır. Ama bütün Medusa söylencelerinde ortak nokta; Medusa'nın Perseus tarafından başının kesilerek öldürüldüğü ve başının kesildiği sırada kanından Poseidon'dan olma çocukları Kanatlı at Pegasus ve Chrysaor doğduğu şeklindedir...

 

 

 

Hayata çok güzel bir kadın olarak başlayan Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavardır. Ama efsanede asıl en ilginç olan ayrıntılar, Medusa'nın bu şekilde bir canavara dönüşmesi ile ilgili gelişmeler...

Medusa, efsaneye göre hayata çok güzel saçlı bir kız olarak başladı. Öyle ki Güzellik Tanrıçası Athena onu çok kıskanmıştı. Hatta Poseidon'un da Medusa'nın güzelliği nedeniyle başı öylesine döner ki, Athena'nın tapınaklarından birinde ona zorla sahip olur. Kendi tapınağındaki böyle bir gelişme de, zaten Medusa'yı kıskanmakta olan Athena için son derece aşağılayıcı bir davranıştı. Sonrasında Medusa'yı cezalandırır.

 

 

Athena'nın güzel Medusa'yı cezalandırışı, biraz da kıskançlığının verdiği öfke nedeniyle Medusa'yı lanetleme şeklindedir. En çok kıskandığı Medusa'nın güzel saçları bu ceza nedeniyle birden yılana dönüşür. Medusa, biriyle iyi arkadaş olduğunda ise gözleri hemen beyazlaşır ve onu taş yapar. Ancak Perseus kafasını kestiğinde ölür.  Perseus'un başını kestiği anda Medusa'nın Poseidon'dan olma çocukları Pegasus ve Chrysaor gövdesinden dışarı fırlarlar. Perseus, Medusa'nın kesik kafasını alır gider. Athena ise Medusa'nın derisini yüzüp Aegis'in markası yapar. İki damla kanını Kral Erichthonius'a hediye eder. Bu iki damla kandan biri öldürücü zehirdir, diğeri ise panzehirdir, tüm hastalıklara deva olmaktadır. Kafası şu an Yerebetan Sarayı'nda saklanıyor.

Okumak için tıklayınız:   Medusa'nın dramı



1 Yorum - Yorum Yaz
Efsanelerin uçan atı
P E G A S U S
Şiirin esin perisi ya da şiirsel ilham: Pegasus

 

 

 

Pegasus, Yunan mitolojisi'nde "kanatlı at" anlamına gelir. Deniz Tanrısı Poseidon ile yılan saçlı Gorgon Medusa'nın oğlu, dev Chrysaor'un kardeşi olduğuna inanılır. Ayrıca Zeus'un oğlu Herkül'ün kardeşi olarak da bilinir. Perseus'un kafasını kesip öldürdüğü Medusa'nın kafasından veya toprağa sıçrayan kanlarından doğduğu şeklinde iki değişik söylence vardır. Rengi tamamen beyazdır ve uçmasına olanak veren iki büyük kanadı vardır. Uçarken havada koşan at gibi görünür.

Pegasus genellikle "şiirsel ilham" ile özdeşleştirilir ve "şiirin esin perisi" diye de algılanır. Helicon Dağında bulunan ve Musa`lara (veya Müzler) ilham verdiği sanılan Hippocrene pınarının Pegasus'un ayağıyla yere vurması sonucu ortaya çıktığına inanılır. Pegasus toynağıyla yere vurup dağdan yukarı havalandığı yerde bir su kaynağı bulunur, bunun da adı "İlham Kaynağı"dır. Musa`lar 12 ilham perisidir. Erato 9 ilham perileri'nden birisidir. Lirik şiirin, aşk şiirlerinin ve korolu şiirlerin ilham perisidir...

Mitolojiye göre doğumu ise şöyledir; Perseus'un başını kestiği anda Medusa'nın Poseidon'dan olma çocukları Pegasus ve Chrysaor gövdesinden dışarı fırlarlar. Perseus, Medusanın kesik kafasını alır gider. Athena ise Medusa'nın derisini yüzüp Aegis'in markası yapar. Athena bütün bu olanlar ile meşgul olurken, Medusa'nın karnından fırlayan Pegasus, uçarak Zeus'un Kaz Dağı'nda yaşayan peri kızlarının (Musa'lar) yanına gider. Daha doğar doğmaz yeryüzünden ayrılarak, doğrudan Tanrıların diyarı olan Olimpos Dağı'na uçan Pegasus, sonra da Zeus'un yıldırımlarını getirme görevini üstlenmiş. (Pegasus dünya üstündeki son zamanlarını da yine Musa`ların yanında geçirmiş.)

Bellerophon tarafından Athena'nın ona verdiği altın dizgin yardımıyla yakalandığı, Kimera ve Amazonlarla olan çarpışmalarında da ona yardım ettiği söylenir. Pegasus'un Bellerophon'u üzerinden atma nedeni olarak, Zeus tarafından gönderilen dev bir at sineğinin ısırmasından ürkmesi de söylenceler arasındadır...

Pegasus'un Türk mitolojisindeki adı Tulpar'dır. Farsça'daki ise Burak adıdır...

Bellerophon ve Pegasus

Bellerophon ve Pegasus

Likya ülkesini uzun zamandır eden çok korkunç bir canavar varmış. Likya kralı, ağzından alevler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu bu korkunç canavarı öldürmesini istemiş Bellerophon’dan. Hiç bir şeyden habersiz olan genç Bellerophon da kendisine türlü hürmet gösteren yaşlı kralı kıracak değil ya, kabul etmiş bu isteği. Gitmiş kahinlere danışmış önce. Kahinler de gence tapınağa gidip orada bir gece geçirmesini söyleyerek, Tanrılara da mutlaka adaklar adamasını tavsiye etmişler.

Tapınakta uyumakta olan genç ve yakışıklı  Bellerophon'un güzelliğine dayanamayan Tanrıçalar da, ona Pegasus’un gemini vermişler.  Bellerophon, elinde tanrıçaların verdiği gemle Pegasus’u aramaya koyulmuş hemen. En sonunda bir pınarın başında Pegasus’u görmüş. Gemi atın başına atmasıyla atın sırtına binmesi bir olmuş.

 

Bellerophon, Pegasus’la göklerden aşağı inerek korkunç canavar Şimera’ya saldırmış. Canavarla savaşı günlerce sürmüş. Bellerophon’un attığı okların kurşun uçları canavarın ağzından çıkan alevlerde eriyerek boğazını kapatmış ve canavar ölmüş. Likya bölgesi de Bellerophon sayesinde bu canavardan kurtulmuş...

Bellerophon, kendisine bundan sonra da verilen daha bir çok güç işi Pegasus sayesinde başarmış. Ama kazandığı başarılardan iyice başı dönen Bellerophon, bir süre sonra kendini "Tanrılaşmış" gibi görerek, ölümsüzlerin arasına karışmak istemiş. Bu duruma kızan Zeus da bir at sineği göndererek Pegasus’u sokmasını sağlamış. Canı yanan Pegasus da Bellerophon’u şahlanarak üstünden atmış. Göklerden yere yuvarlanan Bellerophon, çok kötü bir şekilde toprağa düşüp, topal ve kör olmuş. Bir müddet bu şekilde yaşayan Bellerophon, sonunda kimselerden habersiz, sessizce kendi kendine ölmüş. Pegasus da tek başına Olimpos Dağına dönüp eski görevine devam etmiş, bundan sonra sırtına sadece peri kızlarını ve sanatçıları bindirmiş. Daha sonraları kendine eş olarak Euippe (ya da Ocyrrhoe)'yi aldığı ve kanatlı atların soyunu başlattığı da söylenir. 
 Tamamını okumak için tıklayınız: Bellerophon ve Pegasus efsanesi    
 Pegasus'un doğumu efsanesi: Medusa ve Pegasus




0 Yorum - Yorum Yaz

Hep o aynı film!

 

Aslında bu filmi de daha önce görmüştünüz!
Değil mi?

Yaşadığınız herşey bir sinema mı?
Yoksa hayatın gerçek seansları mı?

Örneğin; niçin her gün “acaba bugün de yeni bir kriz daha çıkar mı” gerilimi yaşamak zorundasınız? 

Haber programlarında, ekranda “son” yazısını görünce, neden  koltuklarımızdan öfkeyle kalkıyorsunuz? 

Ya da kabadayılık taslamak ile politika yapmayı bir türlü birbirinden ayıramayan, ikiyüzlülükleri ile küstahlıklarını hemen her fırsatta sergileyen bazı bakan ve vekillerinizin sorumsuzca ettiği laflar yüzünden neden her geçen gün biraz daha yoksullaşıyorsunuz?

 

Niçin hükümet temsilcilerinin zırt pırt yarattıkları krizlerden sonra, ekran karşısında “merak etmeyin hükümetimiz çok iyi yoldadır, zaten az önce de IMF bizi çok çok tebrik etti” sözlerini dinlemek için heyecanla beklemek zorunda kalıyorsunuz?
Böylece piyasalar biraz da olsa rahatlayacak diye teselli mi buluyorsunuz? 
Ardından yeni zamlar ve yeni gamlar mı geliyor sırada?
“Yalan”, zaten izlediğiniz en eski siyah-beyaz filmin adı...

Artık varlıkları bile ülke için başlı başına bir “kriz” olduğu anlaşılan, ağzından çıkanı kulağı duymayan bazı bakanlara neden katlanmak zorundasınız? 
Alternatifleri yok, tek başına iktidarlar diye mi?
Her yönüyle sadece sermaye düzeninin kuklaları olduğunu kanıtlayan, köylüye “gözünüzü toprak doyursun”, işçiye “sıfır zam” diyen, ardından da TİSK Başkanı Baydur’a şımarıkça “eksi zam bile olabilir” dedirten bu hükümetin kimliği, özellikle çalışan ve emeği ile geçinen insanlar için, laik, demokrat ve çağdaş kimlikler için başlı başına bir zulüm olmadı mı?

* * *

Hiçbiriniz de izlediğiniz filmin kahramanları olamadınız. 
Ne senaryoda bir iziniz var, ne yönetmensiniz, hatta ne de figüran.   
Hepsinde de IMF’in imzası var. 
Siz, izlemek için bu filmi senaryosu değişik diye seçmişsiniz sadece, o kadar...
Ama… Bir film mi izlediğiniz gerçekten? 
Yoksa hayatın gerçek seansları mı tüm bunlar?
Örneğin; demokrasiyi yaşıyor musunuz? 
Siyasetle filan bir ilginiz var mı? 
Yoksa 50 yıldır sizin adınıza hep başkalarının, ama aslında hep de aynı kafaların mı siyaset yapmasına izin vermişsiniz?
Meclis Televizyonu'nun biletsiz seyircileri misiniz sadece?
Peki, yeni bir kriz daha olmayacağının bir garantisi var mı?

* * *

Yaşadığınız gerçek hayatın seansları mı? Yoksa bir film mi izliyorsunuz?
“Film” diyorsanız,  daha önceleri de defalarca gördüğünüz bu gerilim filmini hala sessizce izlemek zorunda mısınız? Hala sessizce bu filmi izlemek bir zulüm olmuyor mu?
“Gerçek hayat” diyorsanız, siz bu hayatı mı seçtiniz? 
Bu hayata layık olduğunuzu mu düşünüyorsunuz

Ya da… Sadece “seyirci” gibi olmaktan artık vazgeçmeyi hiç düşünmüyor musunuz?
Her şeye razı mısınız, “yalan rüzgarları”nın savurduğu hayat böyle sadece gözlerinizin önünden değil, avuçlarınızın da içinden de kayıp gidiyorken?
En azından hayatı bir film gibi izlemek üzere oturduğunuz koltukta biraz kımıldayabilirsiniz. Böylece ya filmin senaryosunu, ya oyuncuların performansını ya da filmin sonunu beğenmediğinizi, daha önce de hep gördüğünüz bir filmi yeniden izlemek zorunda kalmaktan rahatsızlığınızı ifade etmiş olursunuz hiç olmazsa.
     
* * *

Aslında, bu film de çoktan bitti. 
Ama siz hala farkında değilsiniz.
Çünkü hayatı “bir film gibi” izlemek için sessiz ve kıpırtısız oturduğunuz koltuklarınızda uyuya kalmışsınız...
“Son” yazısını da belki bu yüzden kaçırdınız.

Ama yine de...
İyi uykular hepinize...
Öyle ya; vakit şimdi gece...




0 Yorum - Yorum Yaz

Nim niz beguzered

 
Son yazılarımdan biri olan "Memleket nasıl kurtulur?" adlı yazım, ilgi çekmiş olmalı. 
Yazılarımın yayınlandığı gazetenin sürekli okurlarından biriyle raslantı sonucu karşılaşmamız sırasında yaptığımız sohbette fark ettim bunu.

İkide bir "Abi ya, nolacak memleketin bu hali ya?" deyip duran bu dostumuzun, memleket işlerine kafa yormaktan başka, bir de benim yazılarımı devamlı okumak gibi tuhaf bir huyu daha varmış! 


Memleket işleri neyse de, yazılarıma bu kadar ilgi duymasına şaşıp, acaba başka bir tuhaflığı daha mı var diye bir baktım şöyle. Yoktu! Basbayağı aklı başında biri gibi görünüyordu. 

Ama yine de içime bir kurt düştü! 
"Memleket nasıl kurtulur?"  adlı yazımda, yaşadığım bir günün hikayesini okurlarla paylaşayım derken, yoksa insanların içini daha da mı karartmıştım? 

Bu nedenle dostumuzun ikide bir hâlâ "nolacak bu memleketin hali ya" deyişine bakıp, bu defa kendisini rahatlatabilmek için şu sihirli cümleyi fısıldayıverdim:

"Nim niz beguzered!"

Bu yazıyı da belki de içlerini karartmış olabileceğim diğer okurları hem rahatlatmak, hem de gelecek hakkında umutlarının kesilmemesi için bir mesaj verebilmek için yazıyorum.


İşin tüm sırrı da, işte bu "nim niz beguzered" sözünde.
Çünkü Farsça kökenli olan bu sözcük, yüzyıllarca önce sihirli bir sözcük olarak bilinip, söylenip durmuş. Doğru mu bilmem ama, oldukça da ilginç bir hikayesi var.

Devrin padişahı, kendisini çok çaresiz hissettiği bir gün, sadrazamı huzuruna çağırtmış ve buyurmuş: 
— Tez bana öyle bir söz bulasın ki, ona her baktığımda kendimi toparlayayım. Ama öyle bir söz olsun ki, çok kötü ve mutsuz olduğumda ona bakınca rahatlayayım, çok mutlu olduğumda da aklımı başıma toplayayım, ayaklarım yerden kesilmesin. Yoksa senin kellen kesilecek!"

Aradan ne kadar zaman geçmiş bilmem, sadrazam işte bu sözü bulmuş, bir tabelaya yazdırıp, padişaha sunmuş. 
Padişahın istediği ruh haline kavuşup kavuşmadığını da bilmiyorum, tek bildiğim, sadarazamın kellesi kurtulmuş.

Keramet Farsça oluşunda mı, yoksa Arapça yazılışında mı bir şey söylemek zor.   
Ama o devirde saray erkanında ve yakın çevresindeki insanlar, anlamının ne olduğunu pek bilemedikleri bu tuhaf sözü, sihirli bir söz diye birbirlerine bu şekilde fısıldayıp durmuşlar. Yüzyıllarca halk arasında da sürüp gitmiş bu böyle...

Ben de bugünlerde acaba insanlara bir iyiliğim dokunabilir mi diye düşünüyorum. 
Bu sözü şimdilerde tekrar piyasaya sürsek mi? Bugünkü ortama iyi gider belki!
Gerçi neler gördük, neler geçirdik biz, değil mi? Delip de geçen pek çok şey yüzünden biraz kevgire de döndük ama, olsun! Hani maksat vatan sağ olsun!

Tanıdığım bir kaç tabelacıya tiyo versem mi acaba? Kimbilir, onlar da belki benim sayemde köşeyi dönerler de, hayır dualarını alırım hiç olmazsa. 
Kendim için bir şey istiyorsam namerdim! 
Dedim ya, maksat vatan sağ olsun!

Ama karar veremediğim tek konu şu:
Bu sözü acaba Farsça anlamı ve Arapça yazı ile, yani orijinal haliyle mi yazdırıp piyasaya sürmeli? Yoksa kendi dilimiz ve kendi alfabemizle mi?
Siz ne dersiniz bilmem.

Ha, bu arada, "nim niz beguzered" sözünün Türkçe anlamını söylemeyi unuttum.
Efendim, bu sözün anlamı aynen şöyleymiş:
"BU DA GEÇER YAHU!"




0 Yorum - Yorum Yaz

Pinokyolar ülkesi

 

Bir çökmüş ülkede herkes cebinde pinokyosuyla dolaşır. 
Saymaya gerek yok yüzlerdeki maskeyi. 

Maskeli, mutlu yüzlerin altında ya ağlayan ya da sinsice hırlayan bir ifade gizli. Herkes biyografisini anlatmaktan korkar ya da hep kısa metrajlı, makaslanmış filmler gibi aktarır. 

Eski liderinin hapse mahkum olduğu davadan sanık bir kişi. Hakkında pek çok yolsuzluk dosyası olan, şeriatçı eylemiyle mahkum olmuş ötekisi. 
Şimdi en tepede her ikisi. 
Birinin Başbakanlıktır, ötekinin Cumhurbaşkanlığı işi.

Onlar niye mi sanık değil? 
Efendim, onların dokunulmazlıkları var şimdi... 
Zaten eski liderini de affedip de aklattı en tepedekisi...

 

Yoksa bu ülkede, her şey hep yalana mı endeksli? 
İktidarın takiyyeye mi dayanıyor her icraat ve de ifşaat şekli? 
Şimdiki devir; yalanın gerçeklerden, yanlışın doğrulardan, cehaletin akıldan ve bilgiden daha fazla prim yaptığı devir değil mi ki?

Hisse senetleri, dolarlar, toplu sözleşmeler hala bu ülke insanının alın yazısı gibi. 
Hala her yağmurda sel basar büyük şehirleri. 

Ceplerinde hep birer pinokyo ile, beyinlerinde de hep cüce fikirleriyle dolaşır bu ülke liderleri.  Bir de çok sakardırlar. Pot kırmadıkları zamanlarda ise, kalp kırararlar. 
Ve mutlaka bulurlar kalbini kıracakları birilerini. İşçi yetmez, memur yetmez, emekli yetmez, bürokrat yetmez, yargı yetmez, profesör yetmez, asker yetmez, analar yetmez... 
"Gözünüzü toprak doyursun" diye azar bile işitir milletin efendisi. 
O da yetmez, "Anamız ağlıyor" diye şikayet edildiğinde, "Al lan ananı da git" denir.
"Ekonomide ciddi bir kriz yaşanıyor, ama adını koyamıyoruz" diye yakındığınızda, "Kriz varmış! Ne kirizi ya?" bile denilebilir, nasılsa adını koyamayıp tanım getiremediğiniz için. 

Ya da bu ülke için kaygıya kapılıp, "Ne olacak bu memleketin hali?" diye düşünür de, olup bitenden menuniyetsizliğinizi belli ederseniz, bu kez de yasadışı bir suç örgütü üyesi diye damga bile yiyebilirsiniz... Çünkü bu karanlığın yontucusuları ya şeytanın sağdıcı rolündedir, ya da  karanlığın bekçisi...

Korkulardan, cehaletten ya da ümitsizlikten... hep  "tanrısal değerler"e sığınmak zorunda kalır memleketin gerçek sahipleri... Azınlığın daima çoğunluğu temsil ettiği bu ülkede, aslında "bozuk düzen"dir tüm zamanların kesiştiği kader çizgisi... Çünkü, bir de felsefesi var bu bozuk düzenin bu diyarda: "Alnımıza böyle yazılmış, neylersin" gibi. Ya da "Haline bin şükret, Allah beterinden saklasın..." gibi...
 
Günler, her gün yeni bir yalana gülümser, iktidardakiler ertesi günün yeni yalanını hazırlar, herkes cebinde kendi pinokyosuyla dolaşırken, tuhaf bir dil konuşulur bu ülkede: Başbakanın vücut dili.

Bu ülkede yaşama yön veren olgu; erdemli ve mertçe yaşamak değil, yalanlara tebessüm etme, yeni yalanlar için kredi açma, cehalete prim verme, umutları öteki dünyaya erteleme ve onursuzca bir teslimiyetin ta kendisi... Ve bu ülkede hayatı anlatan tek cümle: "İşler tıkırında şimdi!"

 
                                                            İşler yine tıkırında
                                             Bir bayram kokusu havada
                                             Düğün dernek kurulmuş
                                             Oyunlar oynanıyor:
                                             "Şen ola düğün, şen ola!"
                                             Duymuyor musunuz?

                                             Kapılar tutulmuş,
                                             Kazanlar kaynatılıyor...
                                             İşte yine akşam olmuş.
                                             Bilirim, bu hain el kimindir?
                                             İlahlar büyüyor bir yerlerde
                                             Görmüyor musunuz

     1 Eylül 2008    


 Simavna Kadısının oğlu
Şeyh Bedrettin

Beyazıtın oğulları arasındaki taht kavgasında, Türkmenler, daha bilge ve hoşgörülü olarak gördükleri Musa Çelebi’nin yanında ve Mehmet Çelebi’nin karşısında yer aldı.

Devlet otoritesinin kaybolduğu, şehzadelerin de taht kavgasına tutuştuğu bu “Fetret Devri”nde, halk ise sefalet ve yokluk, yoksulluk içindeydi. Öte yandan, otoritenin kaybolmasıyla birlikte doğan boşluk ve ortaya çıkan karmaşa dolayısıyla da tüm bunların yarattığı adaletsizlik ve eşitsizlik ile birlikte, halk üzerindeki baskı da arttı. Ayrıca ağır vergiler altında adeta inleyen halk, mazlum bir konumdaydı.

Osmanlı’nın baskısı, çoğalan vergiler, adaletli davranmayan, hak yiyen rüşvetçi vergi memurlarının uyguladığı zulüm de, geçim sıkıntısı içinde olan halkı canından bezdirmişti...  

Beyazıt’ın oğullarından Mehmet Çelebi, Rumelideki göçebe Türkmen ve aşiret bağlarından hala kopmamış yaya askere dayanarak kendisine karşı taht kavgası veren kardeşi Musa Çelebi ile Bizans ve Hıristiyan soylulardan aldığı destekle mücadeleye girişmişti.

Musa Çelebi, yörük ve Ulah savaşçıları çevresinde toplamıştı. Mehmet Çelebi’nin bu taht kavgasında Hıristiyan ve Bizans güçlerinden faydalanmak istemesi Türkmenleri kızdırdığından, çatışma “kafire karşı” bir tepki olarak da gelişti ve bu durum Musa Çelebi’nin etrafında birleşmeleri çoğalttı.

Bu arada, Musa Çelebi, özellikle alevi Türkmenler üzerinde etkin bir filozof olan Şeyh Bedrettin’i kendisine “kazasker” yapmıştı.

İki kardeş arasındaki taht kavgasında, yenilen Musa Çelebi oldu. Tahtı ele geçiren Mehmet Çelebi de, Türkmenlerden öç almak istercesine, halka karşı çok zalimce davrandı, vergileri daha da arttırdı, halkı canından bezdirdi. Zalim ve yağmacı Timur’un, işgal ettiği Anadolu topraklarından çekilirken ekmiş olduğu tohumlar, acı ve kaos olarak yeşermişti.

  

Ama Anadolu toprakları bir başka biçimde de doğurgandı. İşte bu ortamda, ortaya yeni bir karakter doğdu. Adı: Şeyh Bedrettin. Ya da Simavna Kadısının oğlu Bedrettin. "Bütün dinler kardeştir" ve "Toprak işleyenindir" diyen Şeyh Bedrettin.

Şeyh Bedrettin bir Selçuk prensidir. “Şeyhlik” ünvanı da bir başka anlamda buradan gelir. Sultan 2. İzzettin Keykavus’un ikinci kuşaktan torunudur. Edirne yakınındaki Simavna kasabasında doğmuştur. Babası Gazi İsrail, Simavna kalesini alan Türk ordusunun kumandanıydı. Kalenin alınışından sonra da Simavna Kadısı oldu.

Şeyh Bedrettin bir filozoftu. Adı ve felsefesi, Anadolu’nun içinde bulunduğu bu dönemde hızla yayıldı. Halk tarafından hakkında övgüler düzülmüş, birleştiriciliği, bilge kişiliği ve hoşgörülü karakteriyle de kısa zamanda etrafındaki halk desteği büyümüş, müritleri çoğaldı.

Artık padişah olan Çelebi Mehmet, Musa Çelebi’nin kendisine kazasker seçtiği Şeyh Bedrettin’i bir tehlike olarak görüp, tahta çıktıktan sonra kendisine karşı halkı örgütlediği gerekçesiyle İznik’e sürdü. Ancak, düşüncelerini  yaymayı sürdüren Şeyh Bedrettin, bir dönem Musa Çelebi’nin yanında yer alan Türkmen ve Ulah’lara dayanarak Rumeli’de bir başkaldırı başlattı. Çelebi Mehmet, Şeyh Bedrettin’in üzerine asker gönderdi.

Buna karşılık Bedrettin, müritlerini toplayarak, “bir devlet kuracağını, adaletsizliği kaldırıp eşitliği getireceğini, toprakları paylaştırıp zengin-yoksul farkını ortadan kaldıracağını, din farkını ortadan kaldıracağını” söyledi. “Varidat” adlı eserinde de, sosyal adaletin temellerini attı.

karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
başı traşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa
Bakıyor:
Kartal gagalı torlak Kemal.
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmaya doyamayarak
İznik sürgünü Bedrettin’e bakıyorlar...
                                                  Nazım Hikmet (Şeyh Bedrettin Destanı)

 

Devamı için sonraki sayfaya gidin




0 Yorum - Yorum Yaz
Uygarlıkların anası olan topraklar
 

Uygarlıklar diyarı
E G E

Anadolu’da en önemli uygarlıkların merkezi Ege olmuştur. Uygarlığın beşiği Anadolu ise, anası da Ege’dir. Nedeni ise; bölgenin taşıdığı ekolojik-coğrafi koşullar öncelikle. İklimi, bitki örtüsü, yeşil ve sulak alan oluşu, toprağın verimi ve bereketi. Öyle ki, bu bereket efsanelere bile konu olmuştur. (Seba Melikesi Belkıs Efsanesi gibi.) Bu özelligi ile Ege pek çok uygarlığı bir mıknatıs gibi çekmiş kendine ve pek çok uygarlık Ege’nin çesitli diyarlarında yerleşmiş, barınmış... Tıklayınız    Belkıs'ın Gerdanlığı Efsanesi

Ege’nin Anadolu’daki uygarlık tarihi açısından “uygarlıkların anası” olduğunu söylememiz hiç de yanlış olmaz. Örnegin “tarihin babası” ya da “şairlerin babası” olarak tanımlanan, dünyanın ilk tarihçisi Homeros, Ege’lidir. Ve Apollon ve Afrodit gibi daha pek çok mitolojik kahramanların, İsa’nın annesi Meryem’in de sıralanabileceği pek çok tarihi kişiliğin yanı sıra, Amazonlar gibi kimi efsanevi ve mitolojik öykülerin de Ege dolaylarındaki izleri ve maceraları bugün hala büyüleyici birer efsane olarak yaşatılıyor... Tıklayınız   Amazonlar

Tarih, serüvenleri Ege’den gelip geçmiş pek çok uygarlığın adını kaydederken, özellikle de uygarlık anlamında Ege’de en çok iz bırakanların Frigya, İonya ve Lidya olduğunu görüyoruz. Bir dönem Helen ve Persler’in de egemenliği altında kalan Ege’de, ortaçağın başindan sonuna kadar 900 yıllık bir süreçte de Bizans İmparatorluğu’nun varlığı biliniyor. Ama uygarlık anlamında en fazla iz bırakanlar İonya ve Lidya krallıkları...
İonya’nın yoğun etki ve izleri, özellikle Ege’nin kıyı bölgelerinde yer alıyor. Bu nedenle Lidya Krallığı’nın Milattan Önceki dönemlerde Ege’deki en uygar krallık olduğunu söylenebilir. Öyle ki, Lidya Uygarlığı hem Ege, hem de Anadolu için bir kazanç bile olmuş. Uygarlığın kelime anlamında da en güzel örneklerini veren Lidya, Mezopotamyadaki Sümer uygarlığı gibi, insanlık açısından önemli bazı adımlar atan ve aynı zamanda barışçı bir tavrı olan uygarlık olarak gösterilebiliyor. Ya da Mezopotamya için Sümerler nasılsa, Lidya uygarlığı da Ege (hatta Anadolu) için önemli bir uygarlıktır. Örneğin; tarihte ilk parayı basan Lidyalılar olmuştur. Ve Ege'nin en önemli 2 şehri İzmir ile Manisa'yı ilk kuran da Lidya Kralı Tantalos’tur...

 

Tarihe adanan bir yol

Ünlü Fransız tarihçi Andre Ribard, Lidya uygarlığını şöyle anlatır: “Lidya en zengin altın madenlerine sahipti ve bu sayede önemli bir ekonomik merkez de oldu.”

Anadolu’dan “Küçük Asya” diye söz eden Andre Ribard, şöyle devam eder: “Lidya, Küçük Asya’da İonya-Mısır ve Fırat arasındaki yol kavşağında faal bir devletti. Lidya Kralı Gyges zamanında Sart’ta ilk para, altın ve gümüş sikkeler şeklinde ortaya çikti. Bu paranın kullanılması, ödemeleri özellikle kolaylaştırdı ve alış verişi hızlandırdı. Bu yenilik Lidya’nın refahının artmasına yardım etti.” (Andre Ribard - İnsanlığın Tarihi, Cilt: 1, Sf: 92)

Lidya, bu nedenle ticarete ağırlık veren bir uygarlık oldu. Bölgenin bir ticaret merkezi olmasına hizmet için de, ünlü “Kral Yolu” (diğer adıyla Kervan Yolu) yapıldı. Bu nedenle de yöremizin en eski ve tarihin en uygar krallıklarından olan Lidya Uygarlığı, Ege için gerçekten de çok büyük bir kazanç olmuştu... Ne var ki, bu görkemli uygarlığın sonu ise çok hazin!

Tıklayınız:   Lidya'nın dramı ve Krezüs  

Efes'teki antik Cencun kütüphanesi



0 Yorum - Yorum Yaz

Beşikler vermişim Nuh’a,
Salıncaklar, hamaklar...
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır
Anadolu’yum ben,
Tanıyor musun?

                            Ahmet Arif

Türkiye'nin tanıtım videosu

Uygarlıkların hem beşiği, hem de mezarı topraklar
ANADOLU ya da TÜRKİYE

Anadolu’daki ilk insanların, günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl öncesinden, 10 bin yıl öncesine kadar Paleolitik çağda görüldüğü ve Anadolu topraklarındaki ilk yerleşimin ise 9 bin yıllık tarihi olduğu biliniyor. Bugüne dek Anadolu’da bilinen en eski yerleşim birimleri Milattan Önce 7 bin yıllarına kadar uzanıyor... 

Anadolu, tarihte bir çok uygarlığın merkezi oldu. Kronolojk bir sıralamayla gidecek olursak: Tantal, Amazon, Luwi, Helen, Aka, Hitit, İonya, Frigya, Lidya, Pers, Makedonya, Galat, Slevkos, Pergamon, Roma, Ceneviz, Bizans, Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı diye sıralayabiliriz. (Bu arada özellikle atladığım bazı uygarlıklar da var...)

Görüldüğü gibi, Anadolu toprakları tarih boyunca tüm uygarlıkların beşiği olmuş adeta. Bunun nedenleri de, Anadolu’nun yeryüzünün en verimli topraklarına, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip bir yer oluşu. Coğrafi konum olarak da; üç yanı denizle çevrili. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını birleştiren bir saçayağı ve Asya ile Avrupa arasında bir köprü gibi yer alıyor...

Nazım Hikmet’in deyişiyle; Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan Anadolu, bulunduğu yer dolayısıyla stratejik bir öneme sahip. Bugün bu önemi daha da büyümüş olan Anadolu, sahip olduğu özellikleri nedeniyle tarih boyunca uygarlıkların ve çeşitli devletlerin egemenlikleri arasına katmak istediği bir kara parçası olma özelliğini korudu...

Tarih boyunca bir çok önemli uygarlığın beşiği olan Anadolu, aynı zamanda bir çogunun da mezarı durumunda. “Mezar” deyimini burada mecazi anlamda kullanıyorum. Ama gerçek de öyle. Bilindiği gibi, arkeoloji bilimi, günümüzden tarihin geçmiş uygarlıklarına doğru bir zaman yolculuğuna çiktiginda, kazıları için kimi zaman ya ilk durağı ya da ilk hareket noktası çoğunlukla mezarlıklar olur. Ve tarihte mezara gömülen öyle çok uygarlık var ki!...

Üzerinde yaşamakta olduğumuz Anadolu toprakları, 9 yüzyıl boyunca burada egemenlik kuran Bizanslılar (Doğu Roma İmparatorluğu) tarafından “Güneşin Doğduğu Yer” anlamına gelen ”Thema Anatolia” diye anılırdı. Anadolu sözcüğünün kökeni de budur. Daha öncesinde ise “Küçük Asya” diye bilinirdi. Tıklayınız   Anadolu adının kökeni

  Sonraki bölüm: Uygarlıkların anası Ege


Karanlık, cehaletle büyür!

İletişim çağında kitabın yaşamımızdaki yeri

Aydınlanma çağı ve kitap

 
Hepimiz hem aile içinde, hem de devlet tarafından konulan yasaklarla büyüdük. Ama unutmayalım ki, bizler aynı zamanda ekmekle birlikte kitabı da öperek büyüdük.
Madem ki "en iyi dost kitaptır" diyoruz, öyleyse bu dostla bu kadar uzaklık, bu dargınlık niye? Dostumuzla küs değil, barışık yaşayalım. Yani.. Şu aydınlanma (!) çağında...

 

 

Bu konuda en büyük görev ve sorumluluk, elbette ki özellikle devlete düşüyor.

Her siyasi iktidarın tavrı; "kitap dolu bir ev, çiçek dolu bir bahçedir" anlayışını bireylerin kafasında yeşertecek şekilde olmalı. Devleti yönetenler, toplumu kitaba barışık kılabilmek için, herşeyden önce bu ülkede kitaba, yazara ve okura acı çektirildiğini itiraf edebilmeli. Ya da en azından, kendi iktidarlarını besleyip yürütebilmek şeklinin kitap düşmanlığına dayanmaması gerektiğini söyleyebilmelidir.
 

Toplumu kitaba barışık kılmak, herşeyden önce devletin görevi olmalıdır. Geleceğimizin aydınlık olması, bütün bunlara bağlı...
Karanlık, cehaletle birlikte iktidara gelir!
Bu yazı, vermeye çalıştığım ipuçlarıyla, okuyanlar tarafından "bugünkü karanlığa mahkum olmamıza neden olan, Türkiye'nin bir başka ama asıl ve gerçek manzarasının bir betimlemesi" olarak algılanır umudundayım. 

Bir düşünür, "yakılan her kitap, dünyayı aydınlatır" demiş. 
Bu sözün özü, "dünyayı aydınlatacak araçları yok etmeyin" anlamını taşımaktadır. Biz ise bu sözü "bol bol kitap yakın ki aydınlanın" şeklinde algılamışız. Bu yüzden Türkiye, Guiness Rekorlar Kitabı'na girecek kadar en fazla kitap yakılan ülkedir. 

Bir Alman düşünür de olan Heinrich Heine ise, "kitapların yakıldığı yerde, bir gün gelir insanlar da yakılır" der. Türkiye, bu ayıbı da yaşadı. İktidarların kitap yakarak sergilediği kitap ve aydınlık düşmanlığı, ülkemizde bu kez de o kitapları yazanların da yakılmasına kadar uzadı.
2 Temmuz 1993'de yaşadığımız Sivas Katliamı bunun en somut kanıtıdır. Ne acı ve ibret vericidir ki, Batı dünyasının ancak ortaçağda yaşadığı bu tip bir olayı, bizler 21. yüzyıla girerken yaşadık!

Özetlersek...
Bizler aydınlanmayı hâlâ kitapla birlikte gelen bilgide, bilgiyle kucaklaşmada, bilgiye yönelmede değil, "yakılan kitaplardan yükselen alevlerin ışıltısında" arıyoruz! Bizler, aydınlığı bilimin ışığında, ya da çağa ışık tutan düşüncede değil, "parti amblemlerindeki ampul"de arıyoruz! Bizler, işte böylece karanlığa mahkum oluyoruz!
Karanlık, cehaletle birlikte iktidar olur!...
İşte bu ortamda kitaba yönelmek, okumak, okutmak ve kitapla birlikte gelen aydınlığa sarılmak son derece gerekli bir değer olarak kendini gösteriyor. 

Her eve internet giremeyebilir ama, kitap rahatlıkla girebilir.
Konu hakkındaki diğer yazılar
 



0 Yorum - Yorum Yaz
Dünyayı güldüren adam
NASRETTİN HOCA

Zorba Timur'a karşı Nasrettin Hoca

Daha iyi anlayabilmek için, yaşadığı tarihsel sürecle ilgili bir ayrıntıyı büyüteç altına yatıralım. 
Bilindiği gibi Nasrettin Hoca fıkralarının bir çoğunda hep “Timur” adına rastlarız. Timur adı, Anadolu tarihinde her zaman zorbalıkla simgeleşmiştir. Ve Yıldırım Beyazıt’ı yenerek Anadolu’yu işgal eden ve Anadolu halkına da bu işgal sırasında büyük zulüm yaparak baskı altında tutan Timur’u anımsatır. Bir zorba, bir diktatördür Timur. Onun baskıcı yönetimi altındaki halk inim inim inlemektedir. Bu nedenle halk tarafından hangi dönemde yaşıyorlarda o dönemde varolan diktatörün adını zikretmek yerine, bu "timur" ile halkın ne durumda olduğunu, ne gibi bir zulüm yaşadığını anlatmak için bir sembol olarak kullanılmış, o dönemde halk neler çektiğini bu "timur" simgesiyle anlatmış. Biraz da yabancı dildeki "tiran" sözcüğünü çağrıştıran "Timur", Anadolu halkı için her zaman bir zorbayı, bir diktatörü anlatan, onu çağrıştıran bir sıfat olmuş, bu tür bir sıfat olarak dilimize de yerleşmiştir.

İşte Nasrettin Hoca bu dönemde ortaya çıkar ve bu baskı ile sindirilmiş olan halkın tepkisini ve eleştirilerini dönemin o psikolojik ortamına uygun, mizah yoluyla dile getirir. 
Bunu da bir Timur fıkrası ile örnekleyelim:

Timur, bizim Nasrettin Hoca’ya hem kızarmış, hem de çok severmiş. Bir halk aydını olduğunu çok iyi bildiği Nasrettin Hoca’yı bir gün makamına çağırtmış. Amacı onu aşağılamakmış. Ve “Söyle bakalım Hoca, bir insanla bir eşek arasında ne kadar fark vardır” diye sormuş. Tabii burada elindeki güç nedeniyle kendisinin  Nasrettin Hoca’ya ve halka büyük bir zevkle “eşek muamelesi” yaptığını da anlatmaya çalışır Timur. Nasrettin Hoca da, çaktırmadan Timur’la aralarındaki mesafeyi şöyle  ölçüp biçmiş ve hemen cevabı yapıştırmış: “İki karış kadar sultanım!” Aldığı bu cevap çok hoşuna gitmiş ve Nasrettin Hoca’nın cinliği Timur’u kahkahalara boğmuş. 

Tabii burada Timur, aslında kendisinin eşek yerine konduğunu da anlayamamış. Ama halk anlamış. Çünkü buradaki asıl mesaj, bir zorba olan sultana karşı başkaldıramayan, ya da halkın cahilliği nedeniyle onlara güvenip de açıkça başkaldırmaya cesaret edemeyen, ama ince ve kıvrak zekâsıyla tepkisini nükte ve iğneleme yoluyla, mizahla yansıtan ve aynı zamanda da karşısındaki güçten korkan ürkek bir halk aydınının, “Sen eşeğin tekisin sultanım” demesinin “Nasrettince”sidir.

İşte Nasrettin Hoca bu yüzden ölümsüzleştirilmiştir. Bu yüzden onun mezarı yoktur. Onun mezarı, onu yaşatan tek yer olan Anadolu halkının yürekleri...

Aynı zamanda halktan biri gibi yaşamayı seven ve bir “halk filozofu” olan Nasrettin Hoca, belki de o özgün kimliğiyle Anadolu insanını sembolize eden davranışçılığı ile Anadolu tarihi içinde halkımız tarafından en çok sevilen bir karakter oldu. 1000 yıla yakın bir zamandır fıkraları dilden dile dolaşarak Nasrettin Hoca karakteri hep yaşatıldı. Daha da yaşatılacak.

“Biz Nasrettin Hoca’nın torunlarıyız” sözü de aslında bir bakıma onun hala yaşatıldığını, yaşatılmak istendiğini vurguluyor.  Halkımız yüzlerce yıldır onunla sarmaş dolaş yaşıyor. Bu yüzden, bugün Nasrettin Hoca hala içimizde, aramızda yaşıyor. 

Çoğu zaman biz de yanlışlığa ve haksızlığa tıpkı onun gibi eleştiriler, tepkiler yansıtıyor, nükteler yapıyoruz, kimi zaman da onunla bütünleşerek ve de onun ağzından olayları mizahi bir dile dönüştürerek. Gerektiğinde kendi öz nefsimize bile onun dilinden, onun nükteleriyle çatar, göndermeler yaparız. Tıpkı Nasrettin Hoca gibi, ağlarız gülünecek halimize, güleriz ağlanacak halimize... Bu yüzden Anadolu halkının ta kendisi olmuş Nasrettin Hoca. Hem de tarih boyunca halk...

Kimbilir, belki de bugün çok yakınınızda, çevrenizdeki biridir o. Belki de sizsiniz, “ya tutarsa” diye göle yoğurt mayalayan değil, ama olmayacak bir işe kalkışan, ya da  “tersine dünya” deyip eşeğe ters binen değil, ama bilinen ve alışılan gelmiş şeylerin hep tersini yapmaya, ya da bozuk düzenin  dayattığı kimlik yerine marjinal olmayı tercih eden o Nasrettin Hoca. 

Büyük sanat adamı Bedri Rahmi Eyupoğlu, “Biz Nasrettin Hoca’nın ta kendisiyiz. Çünkü herşeyden önce onun torunlarıyız. Bu yüzden o hep bizimle” der ve şöyle devam eder:
“Artık eşek devri de kapandığına göre,  Nasrettin Hoca taksiye de biner, otobüse de. Hatta belki dolmuşa da binebilir bir gün...”

Bu yüzden, yazımı sona erdirirken, son olarak söylemek istediğim şu: 
Siz siz olun, her zaman Nasrettin Hoca gibi güldürün, Nasrettin Hoca gibi gülün, Nasrettin Hoca gibi alay edin, Nasrettin Hoca gibi eleştirin .

Tabii yazının konusu Nasrettin Hoca olunca, fıkrasız olmaz. Dolayısıyla da yazıyı ancak onun bir fıkrasıyla tamamlamak yakışır. İşte onun Timur’lu fıkralarından biri daha:

Timur, halkı eziyor ve sürekli baskı altında tutuyormuş ya. Kendisine karşı bir şeyler yapılmasından ya da bir başkaldırıdan da çekiniyor olmalı ki, bir ara silah taşınmasını yasaklamış ve halkı da silahsızlandırmaya başlamış...

Bizim Nasrettin Hoca ise, o devirde “çift kulaklı” diye tabir edilen kocaman bir bıçakla dolaşıyormuş. Bir gün kendisine rastlayan subaşı durumu fark etmiş ve Nasrettin Hoca’yı durdurmuş. Sert bir sesle, “Bu ne böyle Hoca?”, diye bağırmış, “Sen silah taşımanın yasak olduğunu bilmiyor musun?”
Nasrettin Hoca, gayet sakin bir şekilde, “Bu silah değil ki” demiş, “Kitaplarda bazı yanlışlar var, bununla onları kazıyorum.”
Subaşı öfkeden kıpkırmızı kesilmiş ve “Bu kadar büyük bir bıçakla yanlış mı kazınır?” demiş. Nasrettin Hoca da cevabı hemen yapıştırmış: “Hem de öyle büyük yanlışlar var ki, bu bile küçük geliyor.”

 
Nasrettin Hoca'nın Konya'nın Akşehir ilçesindeki türbesi



0 Yorum - Yorum Yaz
Bereketli topraklar üzerinde sevginin direnişe dönüşen adı
TURGUTLU ÇAL DAĞI

“Orda bir dağ var uzakta / O dağ bizim dağımızdır!
Gitmesek de görmesek de / O dağ bizim dağımızdır!”

Hemen hepimizin ilkokul çağlarında öğrenip de sevdiği ve söylediği bu türkü, hem yurt, hem de doğa sevgisini birlikte anlatır. Oturduğum yere sadece 12 km uzak olan bu dağ, sizin için ise başlangıçta gerçekten uzaktı belki. Ama buna rağmen, sizin de dağınız oldu. Defalarca gidip gördüğüm, zirvesine çıktığım bu dağı sonraları ne kadar çok insan gelip de gördü, tırmandı doruklarına. Çünkü önceleri sadece sıradan olan bu dağ, sonradan bir direnişin de adı oldu. Bu dağın adı: Turgutlu Çaldağı

Sekiz tepeden oluştuğu için “Ay sekizi tepesi” diye de anılan bu dağ, Geç Lidya döneminden günümüze kadar uzanan zaman dilimi içinde insanlara hep kucak açmış, pek çok uygarlığı bağrında taşımış. Halk da o kadar sevmiş ki, “Ay sekizi tepesi” yerine zaman zaman “Ayşe kızı tepesi” diye de anmış. Ama bir gün bu sevgi, bağrında bir de nikel madeni taşıması dolayısıyla, ayrıca bir direnişe de neden oldu. Çünkü bu nikel madenini elde etmek isteyen İngiliz European Nickel şirketi tarafından “dünyada ilk defa” uygulanmaya çalışılan ve dünyanın en bereketli 7 havzasından biri olan, hatta efsanelere bile konu olmuş Gediz Vadisi’nde yaşamı tümüyle yok edebilecek potansiyelde bir tehlikeye sahip proje nedeniyle, bir büyük bir çevresel facianın da odağı olacaktı Çaldağı



Görsel tehdit altında bir dost

İletişim çağında kitabın yaşamımızdaki yeri

Aydınlanma çağı ve kitap

 
 

Kitap, bireyi insanın daha da insanlaştığı çağdaş dünyaya götürecek bir pasaporttur. 
Oysa kitap okuma alışkanlığı kan yitiriyor günümüzde. Hem de korkunç düzeyde bir kan yitimi bu. Aile ve devlet tarafından konulan yasakların yarattığı tehditten başka, teknolojinin gelişimiyle birlikte gelinen bugünkü iletişim çağında, bir başka tehdit daha yaşıyor kitap. Buna da görsel tehdit diyebiliriz. Bugün hem birey olarak bizler, hem de kitaplarımız, iletişim çağında giderek çok kanallı biçimde hayatımızı kuşatan, hatta egemen olan televizyonların görsel tehdidi altındayız en başta. 

Ama bir de zaten okuma alışkanlığımız yoksa, görsel medya o zaman bizleri daha da beter kendi esiri haline dönüştürebiliyor. Tuttuğu mesaj bombardımanından kurtulabilmek de o kadar kolay olmuyor. Topluma çarpık ve çürük bir takım yoz değerler bilinçsiz ve son derece de dikkatsiz bir biçimde bir "meziyet" diye empoze ediliyor, beyin yıkanabiliyor. Bugün toplumumuzda bir yozlaşma, değerler çürümesi, hatta bir kirlenmeden söz edebiliyorsa, bütün bunların oluşumunda televizyonların katkısının ne denli büyük olduğu üzerine çok fazla kafa yormak gerekir mi? 

Görünüşte televizyon herşeyden önce bizlere bir hayal dünyası sunmuyor, tam tersine bizim hayallerimize el atıyor, hayallerimizi kendisine göre dönüştürüp yönlendiriyor. Oysa kitap okurken daha özgürüz. Okuduğumuz kitaptan sadece kendi istediğimizi alabiliyoruz. Ama televizyon yaşamımıza o denli tehlikeli bir şekilde girdi ve bizleri esiri haline dönüştürdü ki, okuma alışkanlığı zaten olmayan toplumumuzda kitap da hayatımızdaki yerini kaybetmeye başladı. İstatistiklere göre, Anadolu'daki kitapçıların çoğu kapanmış. Açık olanlarsa, yaşadığımız çevrede gördüğümüz gibi, vitrinlerini kitap yerine oyuncaklarla doldurmuş!


Kısacası: insanoğlunun en iyi dostu, bir yandan ailenin, bir yandan devletin koyduğu yasakların yanı sıra, bir de televizyonların görsel tehdidi nedeniyle yaşamımızdaki yeri ve önemini kaybediyor. 

"İletişim çağı" denince, çağa damgasını vuran elbette ki iletişim araçları olacaktır. Ama bugün artık iletişim araçlarını sayın denildiğinde, kaçımızın aklına en başta gazete, dergi ve kitap gibi araçlar geliyor? Ama televizyon ve telefon, internet ilk başta sayılanlar. 

Geçenlerde yapılan bir anket çalışması, korkunç bir gerçeği ortaya koyuyordu:
Tam 10 bin kişiye sorulmuş, "evinizde en çok ihtiyaç duyduğunuz 10 şeyi önem sırasına göre söyleyiniz" diye. Anket sonucunda ortaya çıkan ise, televizyon her evde en başta sayılan ihtiyaç. Yani televizyon her evin en iyi odasının en baş köşesine kurulmuş durumda. Ve insanın en iyi dostu kitap ise, ankete verilen yanıtlar arasında bu ilk 10'a bile girememiş.

Elbette ki teknolojiyi reddetmek olmaz. Hepsi de bir gereksimin nedeniyle doğuyor. Ama bugünkü çarpıklıklar nedeniyle daha hızlı yaşamaya, üretmeden tüketmeye ve öylesine daha doyumsuz programlar içinde bireyleri yaşamaya zorluyor ki, bu da kitapsız bir hayata doğru sürdürülen bu yolculuk nedeniyle insanları birbirini daha az sevmeye doğru itiyor.

Büyük Çin düşünürü Konfüçyus, ünlü duasında şöyle der: 
"Tanrım, bana kitap dolusu bir evle, çiçek dolu bir bahçe ver."

Unutulmamalıdır ki, okumak Tanrısal bir değerdir. "OKU", Tanrı'nın insana ilk emridir. 
Bu bakımdan, gerek aile, gerekse devlet olarak kitap düşmanlığı yaratmak, işte bir de böylesi bir değerle çatışmaktır özünde. 
 
Sonraki sayfa:   Karanlık, cehaletle birlikte büyür!




0 Yorum - Yorum Yaz
Pranga mahkumu bir dost

İletişim çağında kitabın yaşamımızdaki yeri

Aydınlanma çağı ve kitap

 
 

Aydınlıkların hep üstünün örtüldüğü, üstümüze geçirilen karanlığın zırhını delecek ya da inceltecek her türlü ışığın kısıldığı ve kısıtlandığı bir ülkedir Türkiye. Tüm dünya genelinde, en çok aydın, bilim adamı ve gazeteciyi yapılan suikastler sonucunda toprağa vermiş bir ülkedir Türkiye. Tehdit, sadece aydınlara yönelik değil, aydınlığa da yönelik. Asıl düşmanlık aydınlığa ve aydınlanmaya karşı. Asıl düşmanlık aydınlığa karşı olduğundan, aydınların en çok katledildiği bir ülke de olan Türkiye'deki istatistikler, bugüne dek en fazla kitabın yasaklandığı ve yakıldığı bir ülke olduğumuzu gösteriyor. Hem de tonlarca kitap!

Darbe dönemlerinde sayısız kitaplar yakıldı ve yasaklandı. Sayfalar dolusu yasak kitaplar listeleri yapıldı. Hem de öyle ilginç örneklere rastlanılıyor ki bu listelerde. Düşünebiliyor musunuz, 12 Eylül döneminde İstanbul Telefon Rehberi bile yasak kitaplar arasında yer almış! İstatistikler, 12 Eylül döneminde yasaklanan kitapların yanı sıra, yakılan kitapların rakamının korkunçluğunu açıkça ortaya koyuyor. Tam 40 bin tonu geçen bir rakam! 

Kitaba bu kadar düşmanca yaklaşan bir zihniyetin, toplumsal davranış gösteren insanlara karşı tutumu nasıl olmuş, onu da yine rakamlarla anlatalım: 700 bin gözaltı, kuşkulu 400 ölüm, 517 idam cezası, gerçekleştirilen 49 idam, cezaevlerindeki insanlık dışı yaşam koşullarını protesto ederek ölen 42 kişi, 141–142 kurbanı 75 bin kişi, 30 bin sakıncalı piyade, 450 bin sürgün… 
İşte rakamlarla utancın belgeseli!

Kitap yasakları yalnızca günümüzde değil, çok daha eski dönemlere kadar uzanıyor, geçmişte de yaşanmış. Daha önce de belirttiğim gibi, egemen olan karanlık düşüncedeki iktidar güçlerinin tarih boyunca aydınlık düşmanlığı hep oldu ve bu yüzden de kitap düşmanlığının tarihi, kitabın ilk ortaya çıkışı ile birlikte başlıyor.

Örneğin, dünyanın ilk şairlerinden Homeros, kitapları yasaklanan ilk kişi olma onuruna ulaşmış. Ünlü filozof Platon'un kitaplarının bazı bölümlerinin okullarda okutulmasına Yunanistan'da karşı çıkılmış. Eski Roma döneminde Caligula, "Yunan özgürlük düşüncesi"ni yansıttığı için Odeseus'un yasaklanmasını buyurmuş. Ve ünlü Konfüçyus, kitapları yakılan ilk ideolog olmuş. M. Ö. 250'li yıllarda da Çin'de kitaplar yakılmış.

Tüm bunlar gerici yaklaşım olarak tanımlayabileceğimiz anlamda. Ama kitap düşmanlığının günümüzdeki boyutları ise hem daha korkunç, hem de çok daha ürkütücü. Yazarlar artık asırlık cezalara çarptırılıyor! O da yetmiyor, öldürülüyor! Belki de bir mektup yazmaktan bile aciz olanlar arasından seçilmiş katiller ise, "devlet adına yaptım" deyince, birileri tarafından hemen "şerefli" ve "kahraman" ilan ediliveriyorlar. 

Değişen politik ve kültür alt yapılarının kitap okuma alışkanlığını yok edici ve yanlış yönlendiren sonuçları hep oldu ülkemizde. Kitap okuyan ve yazan kişi, Türkiye'de toplum yapısının kanayan bir yarası haline getirildi adeta. Her çalkantılı ve bunalımlı dönemlerin faturası, kitaba, yazara ve okura, dolayısıyla da kitap okumaya çıkartıldı, amansız bir kitap düşmanlığı yaratıldı.

Yapılan ev aramalarında kitaplarla birlikte okurlar da tutuklandı. İzlediğimiz TV haberlerinde kitaplar hala öldürücü silahlarla birlikte suç aletleri olarak sergileniyor. Sanık adaylarının sırtları, kitapların yüzleri bizlere dönük olarak teşhir ediliyor. Yani, kitaplar, potansiyel suçlu gibi gösterilmeye, tanıtılmaya çalışılıyor.

Daha da beteri, toplumsal bunalım ve çalkantılardan öğretmenlerin ve öğrencilerin "sorumlu" tutulmuş olması. Toplumda okuma alışkanlığının bahçıvanlığını yapacak olan öğretmenler dışlanmış, küstürülmüş. Okumak ve okutmaktan soğutulmuş. Kitaba karşı o denli ileri boyutlara varan bir kuşku yaratılmış ki, bu yüzden çoğu kitaplarımızı başkalarından önce kendi ana babalarımız yok etmek ya da yakmak zorunda kalmış. 
"Oku oku, budur sonu" şeklinde bir söz üretilen dünyada bir başka toplum daha var mıdır? Ve "budur sonu" derken de işaret edilerek gösterilmek istenen nedir? Roden'in ünlü "düşünen adam" heykeli tabii ki. Çünkü insanı yüceltmek amacıyla yapılan ve insanı düşünen bir varlık olarak gösteren bu ünlü heykeli, bizden başka akıl hastanesine diken bir başka ülke yoktur.

Kitap yazanları ve okuyanları öne çıkartıp onları ödüllendirmek yerine, yazara ve okura acı çektirmek, onları yaptırımlara ve cezalara çarptırmak, elbette ki toplum ve birey vicdanında onarılması çok güç yaralar açmış durumda
Sonraki yazı:   Görsel tehdit altında bir dost

 



0 Yorum - Yorum Yaz
Tehdit altında bir dost

İletişim çağında kitabın yaşamımızdaki yeri

Aydınlanma çağı ve kitap

 

Aydınlanma çağı(!) da denilen 2000'li yıllara, çoğu zaman iletişim çağı denildiğine de rastlıyoruz. Bunun bir nedeni, iletişim araçlarının yaşamımızda diğer araçlara göre daha egemen hale gelişi. Bu yüzden, aydınlanma çağı tanımı biraz havada duruyor. Örneğin; teknolojinin ulaştığı seviye gözönüne alınırsa, günümüzde çağa damgasını internetin vurduğunu görüyoruz. Ama yine de internet her ne kadar bilgiyi ayağımıza, odamıza kadar taşıyan bir araç olsa da, bir aydınlatma değil, ancak bir iletişim işlevini yansıtan bir araç olarak kabul edilebilir.

Aydınlanma denildiğinde, bilginin edinilmesi ve özümlenmesini anlıyoruz. Ama günümüzde iletişim araçlarının yaşamımızda bu denli önemli bir yer tuttuğu süreçte, ne yazıktır ki çağlardır bize her türlü aydınlanmayı sunan, insanoğlunun en değerli eseri olan kitaba ve dolayısıyla kitapla birlikte gelen aydınlanmaya da veda edilmek üzere! Ve bu "veda" içimi bir hayli sızlatıyor. Bu nedenle bu yazıyı paylaşmak istedim. Duygularımı da paylaşan umarım çok olur. 

"Kitap"tan söz etmek istiyorum daha çok. Bu aslında günümüzde hem oldukça zor, hem de mutlaka konuşulması gereken bir konu haline geldi. Özellikle de şu günlerde. Kitap hakkında bir şeyler söylenmesi gerektiğinde, bu sanki "bize biraz dostundan söz et" der gibi geliyor bana. Üstelik bu söz edilmesi istenen çok değerli dost pek çok da tehdit altında! Bu tehditler nedeniyle de kitap okuma alışkanlığı korkunç denilebilecek bir düzeyde kan yitiriyor ülkemizde!

Kitapla dostluğumuzun ne zaman bozulduğu konusunda bir şey söyleyebilmek zor. 
Aydınlık ve aydınlanmaya düşman olanlar, tarih boyunca, daha kitabın ilk ortaya çıkmasından itibaren hep var olagelmişlerdir. 
Ama kitapla dostluğumuzun nasıl bozulduğuna ilişkin birşeyler söyleyebilmek o kadar da zor değil. Bunun için bizi dosta düşman eden bazı gerçeklere değinmek gerekiyor. Bu gerçeklerin en başında gelenler de "yasaklar" oluyor kuşkusuz. Ve bu yasaklar da kitap konusundaki en büyük tehdit unsuru!

Öyle ki, derinlemesine bir inceleme yapıldığında, kitap düşmanlığının tarihinin kitabın tarihi kadar eski olduğunu görüyoruz.
Tehdit altında bir dost
"En iyi dost kitaptır" sözün yakında unutulacağı ya da hayatımızdan yok olacağı endişesini taşıyorum. Bir yanda teknolojinin sunduğu nimetler ve diğer yanda değerlerdeki çürüme ve yozlaşmalarla birlikte, bu sevgili dostumuz da yaşamımızdaki yeri ve anlamını yitirmeye, hayatımızdan elini ayağını çekmeye başladı. İnsanoğlu hemen başka dostlar ediniverdi kendine.

Dostumuz bugün ciddi tehdit altında ve bu tehditlerin en başında ise "yasaklar" geliyor. Bu yasakları ise iki temel başlıkta toplamak mümkün: Biri ailenin, öteki de devletin koyduğu yasaklar. Bu pek de şaşılacak bir şey değil aslında. Ne de olsa varlığını yasaklar koyarak biçimlendiren bir devlet yapısının yarattığı toplum durumundayız. Bu nedenle yasaklar, hayatımızın vaz geçilmez bir parçası halinde. Hepimiz de hem aile içinde, hem de devlet tarafından konulan yasaklarla büyüdük. Ama yasaklarla yaşamaya ne kadar alışabildik, orası bilinmez. 

Önce ailenin kitap konusunda koyduğu yasaklara değinirsek... 
Çocukluğumda, ailesi tarafından kitap okuması yasaklanan bir dostumun anlattığı öyküde çok trajik bir yan bulmuştum. Bu dostum, sonunda tuvalette gizli gizli sigara içer gibi kitap okumaya başlamış. Asıl ilginç yön ise, kitap okumasını yasaklayan aile, bir gün bu dostumun gerçekten de sigara içmeye başladığını fark edince, kitaba bakışları değişmese de sigarayı sessizce kabul etmişler(!) 

Çoğu ailede karşılaşıyoruz bu tür öykülerle. 
Aile büyüklerinin tüm korkusu ve endişesi, çocuklarının kendisine verilen terbiyenin ve ona aşılanan değer yargılarının dışına çıkacak olması. Ya da bu "zamane çocuğunun" fazla kültürlü olması sonucunda kendilerini beğenmemeye ve eleştirmeye başlayacak olması.

Ama ailelerimizin, bizim toplumumuza özgü ilginç bir değer yargısı, bir başka kaygısı ve korkusu daha var. Bu, sadece bizim toplumumuza özgü. Çocukları çok fazla kitap okurlarsa, kötü yola düşebileceklerini düşünüyorlar bizim ülkemizde. Yani kökü dışarıda, münafık fikirler filan da edinebilirler. İşte, bizim toplumumuzun kitaba bakışı böyle.
Ama toplumumuzda ailelerin kitaba karşı böyle bir bakış açısı oluşmasından dolayı aileleri veya bireyleri bu durumdan sorumlu tutamayız. Çünkü bu yaklaşım onların kafalarında da durduk yerde oluşmadı tabii ki. 

Bu, devletin yasakçı tutumunun yarattığı bir sonuç sadece. Ne de olsa "düşünce suçu"nun boyutlarının akla ve mantığa aykırı gelecek şekilde çok geniş olduğu ve yazar çizerlerin, düşünce insanlarının asırlık cezalara çarptırıldığı veya suikastlerle yok edildiği bir ülkedir Türkiye.
Sonraki yazı:   Pranga mahkumu bir dost

Konu hakkında sonraki diğer yazılar
 



0 Yorum - Yorum Yaz
Yitik bir zamanı kovalamak
Şehrin kalabalığına karıştığımda, kalabalık gürültülerdeki konuşmalar arasında, geleceği anlatan sözcüklere rastlayamadım yine. 
Hiç bir ses geleceğe gitmiyor, hiç bir söz yarınlara dokunmuyordu, kullanıldığı cümleler içinde. 
Ufku iyiden iyiye körelip daralmış ve bulanıktı yarının bu kalabalık içinde. 
“Yarın”dan kastedilen; sadece bugünden sonra gelen, ertesi gün...
Oysa “yarın”ın ne kadar da geniş bir anlamı vardı bir zamanlar?
 

Ve “gelecek”, “şimdiki zaman” içinde geçen tüm kurulu cümlelerde kullanıldığında, nasıl da “geniş zaman” içinde tüm insanlığın mutluluğu adına “gelecek zamanı” anlatıyordu?

Anladım ki; aydınları ve aydınlık sesleri kısanlar, bu toplumun sadece bugününü değil, yarınını ve geleceğini de karartmışlar. Bugünkü karanlık, öylesine bir kör karanlık olmuş ki; ne çok uzağa bakabiliyor insanlarımız, ne baksa da çok ileriyi görebiliyor. Görüşlerindeki ufuk, ya bir bilmecenin ya da bir kaosun sarmalına saplanmış...

— Günlük yaşiyoruz artık, diyordu esnafın biri. 
— Sadece bugün eve ekmek götürebilmenin hesabı içindeyiz. Ertesi güne Allah kerim. Eve bir topan ekmekle döndüğümüz akşam, “çok şükür bugünü de kurtardık” diye düşünüyoruz. Ama hemen karabasanlar çullaniyor sonra. Yarın olduğunda hangi senedin gazabına uğrayacağımızın kabusunu yaşiyoruz...
— Eskiden “halimize bin şükür” derdik ya? Ne sihirli bir sözmüş meğer. “Allah beterinden saklasın” diye de büyüklerimizden ögrenmistik. Şimdi ne şükür kaldı halimiz için, ne de beter. Beterin de beterini yaşiyoruz...
diyordu bir diğeri de.

Ona göre, “beter” bu hükümetin adıymış. “Şükür” ise, jübilelik milli futbolcumuz Hakan’ın soyadından ibaret kalmış...

“Yeryüzünde kaç toplumda böyle bir ruh hali oluşmuştur?” diye düşündüm. 
Bir toplum düşünün ki, bugününe lanet okuyor. Ama yüzünü geleceğe ve yarınlara dönmeye de cesareti yok. 
Varolan: esaret! 
İktidarın her icraatı, onları IMF ve Dünya Bankası’na köleliğe doğru bir adım daha yaklaştırıyor, daha ileri götürüyor. 
Hükümetin, “ilerledik, ilerliyoruz” sözleri, asıl bunu yansıtıyor hayatımızın gerçekliği içinde.

Ve bir toplum düşünün ki; bu yüzden ufku daralmış ve geleceğe de umutla bakamadığından, geçmişine ve her geride bıraktığı güne özlem duyuyor! Artık “bugün dünden, her gelen gün de bugünden daha güzeldir” felsefesi bile, hayatlardaki gerçek ifadesini bulamadığından, kaldırılıp da tarihin çöplügüne atılmak üzere.

Sadece, yitik bir zamanı kovalama heyecanı var insanların içinde...  
Artık geniş zamanlar içinde “daha iyi yarınlar, daha güzel gelecek” şeklinde kurulmuyor cümleler.
Tüm zamanlar içindeki cümlelerin üstüne basa basa yükselen tek cümle: “Hey gidi günler hey!”  
Buna “nostalji” diyebilmek mümkün mü? Böyle demek korkunç bir yanılsama olur. 
En doğru tanım, ancak toplumun sosyo-ekonomik yapınsının şekillendirdiği ruh halinin bir analizinin yapılmasıyla ortaya çikabilir kanımca. 
Çünkü tanıdığım tüm hayatlar: paramparça...   
Ve bu toplum, asla geleceğe dönük değil, hep geçmişe dönük yaşiyor. 
Asıl bilmece de burada işte: Geçmişe özlem, hangi “geçmiş zaman”ı kapsıyor acaba

“Yeni” ve “yenilik” kavramları da artık eskimiş toplumun değer yargılarında. Ya da çürümüs. Gerçek bir lider yetiştiremeyen, ama hep ucuz kahramanlar üreten bu toplumda, eski liderler bile yeni partilerle meydanlarda yeniden arz-ı endam ediyor. Yani;
yeni anlayışı bile eski bu toplumun...

O esnaflarla tüm bunları konuşmaya zamanım yoktu. Onun yerine, koltuğumun altında tuttuğum gazetenin o günkü manşetini ve sayfanın yarısını kaplamış o muhteşem resmini gösterdim.
Peşpeşe gündemi sarsan yolsuzluk ve vurgun olaylarında rol alan bir kaç hükümet adamı ve milletvekilinin şimdiye dek hangi partilerden seçildikleri ve daha önceki partilerinin adları da sıralanmıştı haberde. Partilerin adları değişse de aslında hep aynı parti olduğu ve ünlü Rus oyuncağı matruşka gibi birbirlerini doğuran partileri anlatan bir karikatürle süslenmiş bir haber. 
Ve şöyle bir alt yazı vardı haberde: 
"Aslında 50 yıldır hep aynı parti iktidar, aynı zihniyet yönetiyor ve hırsızlar da hep aynı... "

Ayrılırken, dudaklarımdaki gülümseme arasından fırlayan, “yitik zaman”a ait tek anlamlı cümle şöyledi: 
— Tarihin çöplügüne atmanız gereken sizin lider dediklerinizdi. Bizim kurduğumuz o güzel sözler değil. Ne çabuk unuttunuz? Bu memleket için en güzel şarkıyı biz bestelemiştik!...

 

27 Kasım 2000    


Şarkılar bizi söyler, biz de şarkıları

"Müzik ruhun gıdasıdır." 
Bu söz, bir bakıma insanların ruh hali ile müzik seçimi arasında doğrudan bir paralellik olduğunu da anlatmıyor mu? 
Örneğin, Candan Erçetin'in "Yalan" şarkısı bir aralar neden "yılın şarkısı" seçilmiş olabilir? Ya da Teoman'ın "Tanıdığım tüm hayatlar paramparça" şarkısı...

Yazlıkta oturan insanlar gibiyizdir biz biraz.
Her an toparlanıp gidecekmişiz gibi iğreti hayatlar yaşıyoruz hepimiz de. 
Oysa gidecek bir kışlık evimiz yok!

Sürekli ulusal krizin yaşandığı, devamlı olarak istikrar arayışlarının yapıldığı bir ülkede yaşanıyor çünkü. Yoksulluk bir yanda, işsizlik bir yanda.
Açlık ise kapıların eşiğine oturmuş, bekler
gibi pek çok insanımızı..
Ve artık, sokaktaki adamdan Meclis koltuklarında oturanlara kadar uzanan toplumsal zincirimizde hiç kimse işlerin yolunda gittiğini söyleyemiyor.
Birşeyler hiç de teğet geçmiyor öyle.
Adeta delip de geçiyor...
Yaşamlar iğreti, hayatlar paramparça...

Yoksul bir baba, daha ana karnındaki çocuğunu 15 bin dolara satıyor. Çökmüş bir baba, 16 yaşındaki öz kızını bir rakı parasına gözü dönmüş erkeklere pazarlayabiliyor.
Sonra cinnet geçirip en sevdiklerinin canına kıyanlar...
İntihar olaylarındaki artış...
Öte yanda da sahtekarlıklar, dolandırıcılıklar... 
Kamuya ait yerlerin peşkeş çekilmeleri, yolsuzluklar, soygunlar...

Bir cumhuriyeti ayakta tutan temel kavramlar bile yerli yerinde durmuyor, oturmuyor artık eskisi gibi. Hepsi havada uçuşuyor. Hak, hukuk,adalet, eşitlik, özgürlük, demokrasi, laiklik...
Ne var ki, bütün bunların hiç biri de sokaktaki insanın umurunda değil artık.

Nasıl olsun?
Öylesine bir çaresizlik denizinde yüzmek zorundalar ki...
Hepsi de sadece ve derdinde!
Türkiye bir acılar ülkesi halinde.

Denizleri hüzün denizi.
Tüm hayatlar, sanki paramparça...

Evet, müzik ruhun gıdasıdır.
Gıdası olduğu kadar, kendine yaşatılanlara bir tepkisidir de bazen.

Öteden beri insanların müzik tercihleriyle ruh halleri arasında bir paralellik ve yakın ilişki olduğunu düşünürüm. Uzun yıllar müdürlük görevinde de bulunduğum radyoculuk deneyimim sayesinde de bunu oldukça geniş bir boyutta kavradım. Ama öte yandan, toplumsal durum da bazı şarkıları müzik seçimi açısından popüler hale getirebiliyor.

Söz gelimi, yolsuzlukların, rüşvetin, skandalların kol gezdiği, peşpeşe patladığı bir ortamda bir yanda da ortada öylesine bir yalan rüzgarları esiyordu ki... Gözlerimizin içine baka baka halkını ve ülkesini ne kadar sevdiklerini, haklarındaki yolsuzluk vs. iddialarının hepsinin de aslında doğru olmadığını söylüyordu bazı siyasilerimiz. Aralarında adeta kan davası gibi süren çatışmalarına karşın, bir yandan da birbirlerini aklama yarışına da girebiliyorlardı.

Belki hatırlayanlar vardır.
Candan Erçetin'in "Yalan" şarkısı o yıllarda "yılın şarkısı" seçiliyordu...
Sonraki yıllarda ise, "yılın şarkısı" iki dalda birden seçildi:
Rock dalında Teoman'ın şarkısı, "Tanıdığım tüm hayatlar paramparça".
Diğeri de hemen herkesin dilinden düşüremediği bir şarkı: 
"Güz gülleri gibiyim, hiç bahar yaşamadım"...

Memleketimize, mahmur ve mazlum yurttaşın ruh haline uymuyor mu bu şarkılar?
Demek ki, şarkılarına kadar mahsun bizim yurttaşımız.
Biz şarkı söylerken, şarkılarımız da aslında bizi söylüyor!




0 Yorum - Yorum Yaz
Mavi bir sabah
 

Sabah doğuyordu, gözlerinde güneş.
Ayın koluna takıp yıldızları, üstüme yollamıştı. 
Uykumdan uyandırmıştı beni, geceden haber vermişti doğumunu:
— Karanlığı yeneceğim!

Sabah titriyordu, doğumun arefesinde. 
Saçlarında sis bulutları, yüzünde boncuk boncuk çiğler. 
Güneş, gittikçe büyüyordu gözlerinde. 
Sabırsızdı. 
Doğumunu çok önceden haber vermişti bu sefer:
— Bir şafak vakti, demişti,
“geleceğim!”

Sabah ürperiyordu:

— Elimden tut!, diyordu,
“Çığlıklarımı bastıramıyorum!”
İmdat imdat yalvarıyordu gözlerinde güneş. 

 

Gözlerim kamaştı gözlerinden. 
Güneşe bakamıyordum. 
Ayaklarım basmadı bir an, kollarım tutmadı
— Çabuk,
diyordu sabah, 
— Yoksa şuracıkta öleceğim!

Sabah inliyordu, doğumu yakın. 
Yerlere akmıştı bile ışıkları. 
— Artık, diyordu, “kalbimi susturamıyorum!”
Solukları sıklaştı.
— Geceler adını değiştirmiş! dedi çığlık çığlığa.
— Şimdi haydut olmuş tapınağınızda!

Ağlıyordu.

— Elimden tut!, diyordu,
"Yüzüme bakmasan da!”
Korkuyordu.
— Yoksa düşeceğim!
Sabah
yalvarıyordu:
— Yeni sözler buldum, diyordu,
“siz nicedir beni görmeyeli.”
Bir kuş uçtu aramızda. Saçlarından uzağa taşıdı sisleri. 
— Çünkü, diyordu sabah,
“yaşamınız benim umurumdadır!”

Kimselerin artık hatırımızı sormadığını hatırladım. 

Bir adım attım. 
Bacaklarım yorgundu hala, koşarak gelmiştim. 
Yıldızlarla haber salmıştı bana.
— Gök kızarırken, demişti,
“geleceğim!”
Sabah
gülüyordu, yüzü ışıl ışıl. 

Hep gece yarıları yaşamaktan yorulmuştum. 
Ellerinden tutuyordum. 
Terkettiğim gözlerine değdirdim gözlerimi. 
Sanki denizlerden kaçmıştı da mavi, gözlerine akmıştı sabahın. 
Ve hıçkırarak:
— Bir daha asla, dedi,
“sizi terketmeyeceğim!”
 
Hep masmavi düşlerdi gece yarıları kurduğum.
Masmavi bir sabahtı, bir gece yarısı alnından öptüğüm.
Gözlerimi açtım... 
Sabahtı!



Umuda açılan pencereler

 
Pencereden bakıldığında hava ılığa kesiyor gibi... 
Bahar, geciken mahçup yüzüyle, artık doğaya egemenliğinin haberini veriyor...
Yağmurlar artık yok. 
Ama yine de yağmur yüklü bir kaç bulut asılı mavi gökyüzünde. 
Yağsa mı iyi, yağmasa mı karar verememiş bir türlü...
Yağmurun, Nisan Yağmuru’nun izleri hala duruyor sokaklarımızda.  
Köşebaşlarında yosun tutmuş ıslak damlaları...
Yağmurlar hep olacak... Pencereler de...
Ve biz, hepimiz, kendi penceremizden seyretmekteyiz dünyayı.
O pencere de; gönül penceresi!...


Ama son zamanlarda, kendi çiviledigimiz penceremiz önünde durmaktan korkarak, yaşamı başka pencerelerde arayarak, kaçamak bakışlar fırlatılıyor dünyaya!  

Şimdi bir başka arayış var kapılarda, bir başka bekleyiş pencerelerde... 
Pencereler, baharı bekliyor, açılmak için dışarıdaki yaşama. 
Kiminin pencereleri yorgunluğa açılır, kimilerininki de yeni umutlara...

Zaman, ekili darı tarlası... 
Çekirgeler hücumda...  
Su küskün, su hüzün içinde...


Camlarda, yağmur damlaları yerine, iyiden iyiye varlığını hissettiren güneşin yürekleri de ısıtan parıltısı, sarı ışık damlaları yansıyor. 
Gelen günlerle birlikte, yeni umutları da yansıtacak o damlalar...
Gelen günlere, baharın da etkisiyle, ister istemez en iyi dileklerimizi, özlemlerimizi ve umutlarımızı da yükleriz elimizde olmadan. Gelen günlerin sanki bizim onlara yüklediğimiz bu anlamlardan bir haberi varmış gibi!..
Ama ne yapalım? Ayakta kalan bir tek umut oluyor her zaman!  
Geçen günler ve yaşanmışlıklarla çogalarak beslenen geçmiş, canımızı pek acıttı!  
Gökten her gün acı yağıyor sanki, yağmur yerine!...
İnsanlarımız gelen günlere havale etti özlem ve, umutlarını. 
Pencereleri önlerindeki sabırsız bekleyişlerle... 
Ve gelen günlerse, bilinmezliğin sisi ile örtülü...

Pencereler hep olacak...
Umutlar tükenmeyecek...
Zaman canımızı acıtmaya devam etse de, gökten her gün acı yağsa da, insan yüreğinin icat ettiği bir mucizedir umut! 
Yüreklerin en ölümsüz, en barışçıl eylemi!
Ya bir de umut olmasa?...
28 Nisan 2001    


Unutulmuş düşler
 
Şehir mi başkalaştı? 
İnsanları mı yoksa? 
Yoksa öldü mü bütün düşler?
Dünya kurulduğundan beri hepimizin de ortak olduğu o düşler...
O düşler ki; hep umuda dair.
O umut ki; hep ışığa ve sevdaya dair...
 
Bir sabahçı kahvesinde günü karşılarken, titremelerinn ötesinde, bir bardak çayı yudumlayabilmenin doyumsuz tadı ve anlatımıdır belki de o sevda!
O sevda; yüze göze bulaştırılan bilinmez sahtekar makyajlara inat, umutların “hep ileri, hep ileri” doğru ilerlediği bir ormanda, yepyeni bir yürekle geride kalıp da, tek başına ve dimdik bir ağaç olmanın özgürlüğünü yaşamaktır belki de. 
Bir tutam ışık için o sevda...

Bir kuş gibi, bir kapının önüne konar bazen...
Gecelerin tüm karanlığına ve uzunluğuna inat, kartalların ve baykuşların bile göremediği gözlerde parıldayan bir ışıktır o sevda...
 
Ve sevda türküleri sokaklarda söylenirken, biliriz ki; bir kaldırımın karanlık köşesinde belki unutulmuş gibi yatmaktadır sereserpe, kahır dolu gecelerin ıstırabı. 
Şükürsüz ve niyetsiz! 
Çünkü tüm unutuluşların ardından, “döndüm ve doğruca sana geldim” diyebilmenin cesaretidir o sevda...

 
Ve sorulacak sorular olacak mutlaka. 
Hem de kaç kere? 
Hem de İnsan olmak adına, bir tutam ışık adına! 
Belki de sorup duruyoruz kendimize:
“Ne zaman unuttu aydınlığı bu şehir?”
“Bu şehir ne zaman sevdi karanlığı?”
 

Oysa bir zamanlar bir sabahçı kahvesinde bir bardak çayla günü karşılamak bile mertlik sayılırdı. Şimdi, herşey yalana dönüyor eskisine göre.
Işığı kuşatan karanlık, derin bir sessizlik yontuyor etrafımızda!
Sokaklarda sessizliğin yontucusu karanlık hüküm sürerken, köşe başlarında uzuyor gecenin gardiyanı gibi gölgeler...
 
Ve sokakta, hiç yanmayan bir sokak lambasının uzayıp giden  gölgesi altında, yitirilmiş sevdaların yemyeşil gözlü bir tanığıdır yapayalnız bir sokak kedisi...

Aklımızda hala duruyor sabırsızca, sorulacak sorular:
"Peki, bu şehir ne zaman unuttu aydınlığı?"
"Ne zaman sevdi karanlığı bu kadar?"
4 Temmuz 1997    


Dilsiz sokaklar
 
 
Dışarıda kara bir tül örtüyor günü. 
Zaman, en yorgun saatlerinde. 
Akşam, uzun gölgeler bırakmış sokakların köşebaşlarına. 

Kimbilir kaç ayrılığa ortak, kaç sevdaya tanık olmuş o sokaklar? 
Aydınlığın gururunu parke taşlarıyla, karanlığın utancını asfaltın zifti rengiyle paylaşan sokaklar...
Bir şiirin dizeleri gibi dizilmiş evleriyle bizi bize komşu eden sokaklar... 
Haylaz, heyecanlı sokaklar...
Geceleri ölüm sessizliğiyle ıssız, gündüzleri kalabalıkla gürültü bir sevinç bulan sokaklar...

Kaldırıma bir gül bırakılır, bir sevinç bulur sokaklar, hesaplı bir ince telaş içinde...

Karayağız gecelerin dilsiz şahidi sokaklar. 
Sapsarı gün dönümlerindeyse, ışık türkülerinin ve mavi sevinçlerin ortağı. 

Kapılara serilirken güneş, balkonlara asılmıştır karanlıklar. 
Sokaktaki pürtelaş ise; sanki bir başkaldırıdır karanlığa...
O sokaklar şimdi uykusuz gecelere yataklık eder. 
Karanlık derseniz, gölgelere emanet!
 
Vakit akşam. 
Geceyle çoktan buluşmuş saatler. 
Uzayan gölgelerle, köşebaşlarına hüzün gelip çöküvermiş. 
Kaldırım taşları tek tanığıdır. 
Ve bir de yeşil gözlü bir sokak kedisi...

Kaldırımlar... 
Ve kediler... 
Neler gördüler, nelere tanık oldular? 
Bir dile geliverip de söyleseler...

Kimsesizlik ve satılmışlığın simgesi olurken sessizlik, ince bir hüzün esintisi ile gölgelenen o kaldırımlar ve bir de sokak kedileri tanıklık etmektedir derin acılara ve sokakların sessiz çığlığına...

Ve eski sokaklarda, yaşanmış mavi yılların anıları ise, olanca hasretle hala dimdik ayaktalar... 
O eski sokaklar ki; anıların birer dua gibi ölümsüzlüğe uzandığı yolda, yaşamımızın parke taşlı, arnavut kaldırımlı sokakları...
15 Temmuz 1997    


Umut sokağı
 
Sokaklar da üşür, tıpkı insanlar gibi!
Gecenin rengi ile üşür sokaklar... 
Bazen ıssızlığı ve bomboşluğunda, kimsesizliği ve terkedilmişliği de üşütür...

Unutulmuş bir heyecan, sevda doruklarına tırmanırken, yaşanmış hüzünlere doğru uçan kanatsız geceler gibidir o an sokaklar...

Zaman, günün en yorgun saatleri...
Karanlıkla çoktan buluşmuş sokaklar. 
Ve daha bir kimsesiz, daha bir terkedilmiş. 
Ve de üşüyor! 
Kaldırımlar tek tanığıdır!

Sokaklar da değişir, tıpkı insanlar gibi!
Bazen çehresi, bazen de adları değiştirilir. 
Çoğu kez siyasete alet olur da adları değişir sokakların. 
Sanki kimlikleri de değişecekmiş gibi. 
Hatta “yürümekle aşınmazlar!” 

Bazen uçurtmalar takılır telefon tellerine. 

Bazen bir mahçubiyet olur, utanç oturur köşebaşlarına.
İnsanda değişmeyense; sadece adı...
Aydınlığın gururu ile karanlığın utancı aynı anda yaşanır aynı sokaklarda. 

Kaldırım taşları tanığım; sokaklar da konuşur, tıpkı insanlar gibi!
Küçük umutların uzanamadığı bazı gecelerde, yaşamın ikilemi sergilenir o sokaklarda. 
Hüzün kumsallarına uzanan, çıkmaz çelişkilere dönen, cenaze ile düğün törenlerinin aynı kaldırımlarda yapıldığı sokaklar... 
Yağmur yerine gözyaşı akıtan, acıları şerbet niyetine içen sokaklar. 

Kaldırım taşları tek tanığımız! 
Sokaklar da ölür, tıpkı insanlar gibi!
Ama onlarınki, taşıdıkları adlarına yakışır şekilde mağrur ve onurlu...

Sokakların aşk gibidir, heyecan doludur adları: 
Sevgi Yolu, Aşk Çıkmazı ve Sormagir Sokak gibi...
Belki de Umut Sokağı
Benim oturduğum. 
Belki size komşu olduğum...

Sokaklar da ölüyor, tıpkı insanlar gibi. 
Kaldırım taşları tek tanığımız...
O kaldırımlar ki, neler bilir? 
Bir dili olsa da söylese, neler görmüştür? 
Herşeyin şahididir o kaldırımlar. 
Kirliliğin bile!


Ama bir tek umut temizleyecektir o sokakları! 
Yalnızca o! 

Bir elinde yalnızlığı, bir elinde süpürgesi...
Ve dudaklarında masmavi bir şafak türküsü ile...
16 Temmuz 1997    



0 Yorum - Yorum Yaz
  
Zamanın mahzenindeki sözcükler
Zamanın yargıcı olunamadı hala. 
Kilit vurulmuş hep dillere. 
Ve suskun dillerde saklanan sır, sabırsız bekleyişlerle büyütüyor sessizliğini. 
Hiç olmazsa, bir gün fısıltıya dönüşeceği umudu ile...

Zamanın durağanlığının, karanlığın bu hükmünün sırrı; bu korkunç sessizlikte, suskunlukta yatıyor... Oysa; herşeyi görüp-duyup-bilip de söylememek; ne kadar da karanlık bir yetenek? Ve bu suskunluk, karanlıkla işbirliği yapmanın bir itirafı gibi yapışmış karanlığın kapısına.

Artık geriye çekilmiş
gecenin gardiyanları, susarak kutsadıkları günahlar için, bugünkü koyu karanlıkta ise konuşarak madalya dağıtmakta...
Çünkü zamanın sessiz tanığı, yine kilitli ağır demir kapılar ardında, karanlık mahzende gizli... 
Çünkü gecenin gardiyanları, en çok da sesten korkar. Ya da kopacak gürültüden. 
Bu yüzden, suskunluk ve sessizliğin sırtını sıvazlamışlardır hep, karanlığın işbirlikçisi diye...

Ama...
Kapı aralığından süzülmeye başladı artık ışık... 
Dillerdeki kilidi çözecek, sessizliği fısıltıya dönüştürecek o ışık... 
Yaşamın nağmeleri arasına fısıltıyı da katacak olan o ışık...   
Ve günlerin demlenişi, şimdi fısıltıların sese dönüşeceği anı bekliyor. 
Ama susmak değil, beklemek müthiş asıl...

“Hani, kurşun sıksan geçmez geceden” der ya şair
Ahmet Arif
Karanlığın zırhı o kadar kalın işte. 
Ve geçmiş gecelerin gardiyanları, susarak kutsadıkları günahlar için, şimdiyse konuşarak madalya dağıtmada... 
Ve anlıyoruz ki; yaşamın üzerindeki kir, sadece ağır ve yoğun bir sistir... 
Ya beklediğimiz? Rüzgâr mıdır? O sisi dağıtacak rüzgâr? Fısıltıları sese dönüştürecek bir rüzgâr? 
Zamanın bu yaman çelişkisi, bu durağanlık, bu sessizlik hiç de hayra alamet değil çünkü. 
Fırtına öncesi sessizlik mi? 
Yoksa, sessiz bir sinemanın izleyici olmaya da mı gönüllü yorgun ve bezgin hayatlar?
Oysa...
Gideceği limanı bilmeyene hiç bir rüzgârdan hayır gelmez...

Ama ses, yaşamın renkleri ve nağmeleri arasındaki ayrıcalıklı yerini almak için hep bir rüzgâr ya da an bekler. O an ki, hiç dokunulmamış seslere, hiç söylenmemiş sözlere dokunup da dil verecek bir an... O ana kadar yaşanan, sadece suskun nağmeler. 
Hem olumsuzlukların postacısı, hem çöken ve iflas eden hayatların borca batmış senetleri o
suskun nağmeler...

Oysa susmak, dudak içlerinde hapsedilen gerçeklerin bazen bir onayı, bazen de yaşamdan saklanması. En kolay kaçış yolu, dil ucundadır belki.  Ama nereye kadar?

İşte kapı aralığından süzülmeye başladı bile
ışık!
Ve şimdi de o bekleyiş, zamandan hep kaçırılan, karanlık mahzenlere kilitlenen o demirbaş sözcüklerin peşine düşmeye dönüştü...
Demirbaş sözcükler ki, bu yangında ilk kurtarılacak. 
O saklanmış sözcükler ki, bugünkü karanlığı anlatan, geçmiş zamanın sessiz tanığı...

Sonsuzluğun uçsuz bucaksızlığında, gece ile gündüzün, karanlık ile aydınlığın yenişemediği anlarda, zamanı yakalayamamanın ezikliği ise ağır bir tortu gibi çökmüş yüreklere. 
Bu yüzden, ses adına dudaklardan fırlayan her yalan bir başka acıya çarpıp da kanatırken, yine sessizliktir sırtı sıvazlanan. 
Karanlığın işbirlikçisidir diye...

Ne var ki; kapı aralığından süzülmeye başladı artık ışık!
Zaman, kör bir kemancı gibi serenat okumakta güneşe... 
Sessizlik de, dilsiz bir şair oluyor aydınlığa...



Günahları artınca...
 

 
1996 yılında, Refahyol Hükümeti işbaşında, Erbakan da başbakandı.
1996 yılına yeni projelerle girmişti Refahyol Hükümeti

Bir önceki hükümetin başbakanı olan ve şaibeli "örtülü ödenek davası" nedeniyle Yüce Divan'a çıkması beklenen DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ile yapılan koalisyon, Çiller'in Yüce Divan'dan kurtarılması pazarlığı üzerinde sağlanan bir anlaşmayla tatlıya bağlanıyor, 
Çiller Yüce Divan'dan kurtarılıyor, Erbakan da Başbakanlık koltuğuna oturuyordu. 

Kurulan koalisyonu ve kendisinin Başbakanlığını TV'de düzenlenen açık basın toplantısında, bir eliyle de Çiller'in elini havaya kaldırıp aynen şöyle duyuruyordu Erbakan
"
Kızımız şimdi sütten çıkmış ak kaşık gibi oldu..." 
Ne bir eksik, ne bir fazla, aynen böyle...


Sonrasında Erbakan'ın bir girişimine tanık olduk.
Erbakan'ın başbakanlığındaki Refahyol Hükümeti tarafından Türkiye'nin en büyük projesi olarak tanıtılan bu proje, İstanbul Taksim meydanına ve Ankara'daki Çankaya'ya büyük birer cami yaptırılmasıydı. Bu konunun aylarca ülke gündemini meşgul edip, nasıl yoğun tartışmalara sahne olduğunu bugün hatırlıyorum hala...

"Camiler Haftası" dolayısıyla düzenlenen bir etkinlik sırasında, eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz ise bakın ne demiş o günler öncesinde. Anlamlı bir çağrıda bulunan Yılmaz'ın konuşmasındaki bazı sözleri aktarıyorum.

Gereksiz cami yapımından vaz geçilip, diğer Türk cumhuriyetleri veya Bosna-Hersek ve cami bulunmayan diğer Türki cumhuriyetlere cami yapımına önem verilmesine dikkat çekiyor. Nasıl ki beş kere hacıya gidene beş kere hacı denmiyorsa, ihtiyaçtan fazla cami yapılmasının da anlamsız olduğunu vurgulayan Yılmaz, Türkiye'de büyüklü küçüklü cami sayısının 100 bini geçtiğini söylüyor. 

1995 yılındaki bu konuşmasında Yılmaz, bu Taksim ve Çankaya'ya cami yaptırma gösterişinin yersizliğini ve bu tür gösterişlere son verilmesi gerektiğini adeta vurgularcasına yaptığı konuşmasında, üstüne basa basa şunları söylüyor: "Cami dışında da hayır var. Okul yaptırın." Bu çağrısıyla da aslında eski Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz, tüm kötülüklerin asıl kaynağının cehalet olduğu mesajını da vermeye çalışıyordu...

İstatistiklerin her yıl 1000-1500 caminin açıldığını gösterdiği Türkiye'de, Diyanet İşleri Başkanı'nın , hem de "Camiler Haftası"nda yaptığı bu çağrı ve uyarı elbette çok anlamlı. Ama o Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz, AKP Hükümeti döneminde üzerindeki yoğun baskılara daha fazla dayanamadığını söyleyip görevinden üzülerek ayrıldığını vurgulayıp istifa etti. Kendi deyimiyle ise, istifa etmeye zorlanmıştı.

Şimdi Refahyol dönemine bir daha bakıyoruz. Skandallarla dolu bir süreç. Bosna'ya yardım adı altında halktan toplanan paraların nasıl birilerinin cebine indirildiğini ortaya koyan bir Mercümek skandalı ortaya çıktı. Tıpkı bugünkü Deniz Feneri olayında olduğu gibi. Sonra... Halkın 11 trilyonunun nereye gittiğinin hesabını veremeyen Erbakan ve 70 RP'li yolsuzluk ve vurgun davası dolayısıyla yargı karşısına çıktı. 

O dönemde Genel Başkan Yardımcısı durumunda olan, şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, tekrar milletvekili seçilip dokunulmazlık kazanınca yargılanamadı. Gül, aslında hiç yargılanamadı, sonraki dönemlerde de hep milletvekili seçildiği için. Ve bugün Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olarak Çankaya köşkünde oturuyor. Eski lideri olan Erbakan'ın da "kayıp 11 trilyon" davası nedeniyle aldığı cezasını cumhurbaşkanı sıfatıyla affetti. Şimdi de kendisi aynı davanın 2 numaralı sanığı olduğundan, AKP hükümeti
Gül'ü Erbakan'ın hüküm giydiği bu davadan aklayıp kurtarma formülü geliştirme peşinde.

Ve AKP iktidarı son bir kaç aydır ardarda patlayan yolsuzluk ve vurgun olayları ile giderek yıprandı. Hem de bütün yolsuzluklar belgelenmiş halde. Genel Başkan yardımcısı Şaban Dişli'nin yolsuzluk skandalı Dişli'yi istifaya kadar götürdü. Dişli'nin istifası AKP'yi kurtarmadı tabii. Çünkü ardından, hem de Almanya'da ortaya çıkan, uluslararası düzeydeki yolsuzluk olayının AKP ile bağlantıları ve bizzat Başbakan Erdoğan'a buradan para aktarıldığı olayı Deniz Feneri iddianamesinde açık açık yer aldı.
 

Şimdi yukarıdaki yolsuzluk ve vurgun olaylarını da aklımızda tutup bugünkü manzaraya tekrar bir bakalım: AKP'nin cumhurbaşkanı yaptığı AKP'nin 2 numaralı adamı Abdullah Gül, kayıp 11 trilyon davasının da 2 numaralı sanığı. AKP kurucusu ve Genel Başkanı, Başbakan Erdoğan hakkında 15 civarında açılmış yolsuzluk dosyası var, ama dokunulmazlığı dolayısıyla yargılanamıyor. Bir de Deniz Feneri olayı var, ama davaya Almanya'daki mahkemeler baktığından üstü örtülemiyor veya yargıya baskı yapılamıyor. 

Kabahatler ne kadar çok, değil mi?

Ve Kasım ayına doğru girilirken, birden bire ülke gündemine gelen bir haber: "Erbakan'ın rüyası gerçekleşiyor" mansetleriyle verildi! Haberin konusu, Çankaya'ya büyük bir cami yaptırılacağı. Tabii cumhurbaşkanının desteği ve AKP iktidarının teşviki ile..
Caminin yeri ise haberde şöyle tarif ediliyor: "Erbakan'ın hayali olan Çankaya'ya yaptırılacak büyük cami, Çankaya Köşkü'nün tam karşısında yer alacak..."

Haberi daha duyar duymaz elimde olmadan kahkahayı patlattım.
Nedeni mi? Büyüklerimizin söylediği çok derin anlam taşıyan bir sözü hatırlamıştım da...
Efendim, büyüklerimiz şöyle der:
"İnsanların günahları arttıkça, ibadethane ve tapınak sayısında da korkunç bir artış olur..."

Eeee, büyüklerimiz ne söylerse, güzel söyler.

21 Ekim 2009    



0 Yorum - Yorum Yaz
Ben unutmadım, sen de unutma!
 
Her 10 Kasım’da yine de ağlarım! 
Yüreğim ezilir, içim de yanar. Kendimi tutamam, hep ağlarım.

Birileri, “Artık yas tutmayın!” demişti. Kim ne derse desin, ben yine de bildiğimi yaparım. Her 10 Kasım günü yas tutarım. Dayanamam ve ağlarım. 
İster sulu göz deyin, ister duygusal deyin. 

Vakit buldukça 10 Kasım’da Ankara’ya gider, Atatürk’ün manevi huzurunda saygıyla eğilirim. Eşimle, bulduğum kadarıyla çocuklarımla ve torunlarımla elele tutuşur, öyle ağlaşırız!

O’nu hiç unutmadık! 
O’na sadece biz ağlamadık, bütün dünya ağladı.
İçimizden birileri belki O’nu hiç sevmedi, anlayamadı. 
Lakin, bütün dünya O’nu sevdi, saydı ve O’nun için ağladı.

Saçlarındaki aklar akları kovalasa, gözlerin en sevdiğin nesnelerden habersiz olsa, bir fırtına, bütün amaçlarını ve emellerini bir anda silip süpürüp götürse, “hayat seli” seni senden koparıp alsa, hiçbir şeyi düşünemesen, hatırlayamasan, anamasan, yine bu günü unutma! 

Zaman, ölümle doğum arasında en büyük yayını çizer. 
Duvardaki saat da her vuruşunda, bizi biraz daha sonsuza yaklaştırır. 
“Gün nedir? Dakika nedir?” demeyesin! Her 10 Kasım sabahı, yelkovan ve akrep dokuzu beş geçe rakamını işaret ederken, sen, yine O’nu hatırla ve bir Güneşin erken battığını unutma!

Tarih sana eskimiş defterlerini karıştırtacak. 
Sen orada boz kurtla birlikte Mete’yi göreceksin. 
Roma topraklarında Attila’yı seyredeceksin, sert bakışlı Sezar’ı bulacaksın. 
Son seferinden dönen Anibal’a hak vereceksin. 
Bir şöhret uğruna herşeyini kaybeden Napolyon’u, her defasında bir çalım anıtı olarak yine düşleyeceksin. Fakat bunların üstünde, Kocatepe’de bir “Haçlı Cihan Ordusu”na pençesini vuran O, masmavi gözlü Kartal’ı hiç unutma!

Bir gün sana, “yüzyılların öncesinde, insanlar Güneşe, Taşa, Puta taparlardı” ya da “Poseidon, Diyonizos gibi Tanrılar vardı” derlerse, unutma, yirminci yüzyılda da, mavi gözlü bir Mustafa Kemal’in olduğunu onlara söylemeyi yine unutma!

Bismark adı, seni Almanya’ya sürükleyebilir. 
Kont Kavur ya da Garibaldi İtalya’yı anımsatır. 
Washington adını duyunsa şaşırma. 
Çünkü bu adların sahipleri, kendilerinden olmayan milletleri ancak kendilerine bağlamak veya tek bir cepheden gelen felaketi savuşturmak kudretini gösterdiler.   

Yeryüzünde devlet yaratan, devir açan simalar da seni şaşırtmasın. 
Çünkü, onların hepsinin üstünde, küreğiyle, kazmasıyla, dipçiğiyle, süngüsüyle dünyaya mezar kazan; Balkanlar’ın, Karpat’ların, Bingazi’lerin, Kafkaslar’ın, Yemen’lerin  erittiği bir ordunun kalıntılarıyla, koskoca bir zaferden sonra taptaze laik bir Cumhuriyet yaratan Atatürk’ü unutma!  

Bir gün yolun düşerse, gururlu dağların çevrelediği bir yaylada, fışkıran bir kent göreceksin. Bu şehir, senin tarihindir. Kulaklarında, Kocatepe’den atılan top sesleri uğuldarken, sen, Rasattepe’ye yürü. Orası “Hürriyetin Kabesi”dir.  
O yerde, Deniz bakışlı bir efsanevi kahraman yatar. 
Toprağına yüz sürmeyi unutma!

Hayatın her yılı, iki baharı saklar. 
Bunlardan ilki, Doğuşun ifadesidir: Toprak, bu mevsimde uyanır; ağaçlar, bu mevsimde yeşerir, çiçeklerini açar; insanlık, mutluluğunu bu mevsimde sembolleştirir. Sonuncu bahar, ölümü süsler: Sararan otlar, dökülen yapraklar, solan çiçekler, boyun büken bayraklarla beraber. 
O’nun da bu mevsimde göçtüğünü unutma! 

Göz yaşı; insanlar için bir boşalma, bir tesellidir. 
Sevdiklerimize, inandıklarımıza, bağlandıklarımıza ağlarız. 
Bayraklar, büyük insanların hepsi için yarıya çekildi. 
Fakat, yaşlı dünyamız, bütün gözyaşlarını, O’nun topraklarına serpti. 

O’ndan önce hiç kimseye böylesine ağlanmamıştı. 
O’ndan sonra da ağlanmıyor.
Unutma emi!
  İbn-i Cinnî                
Op. Dr. M. Niyazi Dinçsoy    



0 Yorum - Yorum Yaz
Bir aşk hikâyesi
 

Ünü tüm Anadolu’ya yayılan Adanalı ünlü bilgin ve filozof Şeyh Edebali, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başındaki Sultan Alaaddin Keykubat döneminde İtburnu kasabasını mesken edinerek, burada kurmuş olduğu bir tekkede eğitim veriyordu. Ünlü bilgin, burada özellikle de yöneticilik kuralları ve yasaları ögretmekteydi.

Kayı
Aşireti
mensuplarının gönlünde gelecekte aşiretinin başina geçecek kişi olarak yer edindiğinin bilincinde olan Osman Bey de, Şeyh Edebalinin ününü duymuştu. Bir süre sonra ünlü bilginin verdiği bu dersleri izleyenler arasında Osman Bey de yer almaya başladı. Kendisini gelecekteki aşiret lideri olarak hazırlamaya başlayan Osman Bey, Şeyh Edebalinin ögretilerinden yararlanmaya büyük özen gösterdi. Bu nedenle de bir süre sonra ünlü bilginin en sadık ögrencisi ve tekkesi ile evini en sık ziyaret eden kişi de oldu.

 

Bu sık ziyaretlerinden birinde de, ünlü bilginin güzeller güzeli kızı Mal Hatun ile karşilaştı ve bu genç kızı görür görmez de gönlünü kaptırdı... Girişken bir kişiliği olan Osman Bey, kısa zaman içinde, aşik olduğu Mal Hatun  için beslediği duygularını açarak, Şeyh Edebali'den kızı ile evlenmek istediğini belirtti ve bu konuda iznini istedi. Ama aldığı cevap olumsuz oldu.

Şeyh Edebali , Osman Bey’in iyi bir damat olabileceğinden emindi. Ama açıkçası, çok sevdiği kızı Mal Hatun’un mutluluğu konusunda ise biraz da kaygılanıyordu. Bunun nedeni de; Osman Bey’in sıradan bir damat adayı olmamasıydı. Şeyh Edebaliyi en çok kaygılandıran, Kayı Aşiretinin gelecekte başina geçecek olan Osman Bey’in gözüpekliği ve ataklığı ile yaptığı ündü. Osman Bey’in gelecekte yükleneceği büyük sorumluluklar dolayısıyla kızını ihmal ederek mutsuzluğuna neden olabileceği kuşkusu ve kaygısını taşiyan ünlü bilginin Osman Beye yanıtı bu yüzden olumsuz oldu ve kızı ile evlenme izni vermedi. Ama...

Mal Hatun, gerçekten de güzeller güzeli bir genç kızdı. Büyük bir filozof ve bilgin olan babası Şeyh Edebali’nin tüm Anadolu’ya yayılan ünü kadar, Mal Hatun’un da güzelliği dillere destan olmuştu. Hatta bu ün Bizanslılara kadar bile taşmıştı. Bu yüzden, bir süre sonra Bizans prenslerinden bile kızı Mal Hatun’la evlenmek için Şeyh Edebalinin kapısını aşindıranlar da olmaya başlamıştı. 

Ünlü bilgin, çok zor bir durumda kalmıştı. Bizans prenslerine ve Hristiyanlara kızını vermeyi zaten düşünmüyordu. Öte yandan bir süredir Bizaslılarla sert çatismalar içinde olan ve Kayı Aşiretinin başina geçen Osman Beye de olumsuz yanıt vermişti. Her konudaki sorunlara çözüm üretebilecek kadar engin ve derin bilgi sahibi olan ünlü bilgin, ilk kez bir konuda karar verebilmekte güçlük çekiyordu. Ünlü bilgin kararsızdı... “Aşk” karşisında ne yapılabilirdi ki? 

Ünlü bilgin, kızının da bu konuda bir ara ağzını aramaya ve gönlünde ne yattığını öğrenmeye karar verdi. Koca bilgin için kızının duygularını anlayabilmek de zor değildi. Mal Hatun’un da Osman Bey’e karşı kayıtsız olmadığı ve gönlünün kaydığını sezinleyen Şeyh Edebali, sonunda kızına olan kendi sevgisinin onu korumaya çalişirken, taşidığı kaygıları yüzünden mutsuz olmasına neden olabileceği düşüncesiyle, sevgili kızının gönlünün yaptığı seçim dolayısıyla da, bu evlliğe razı oldu. Çünkü, Osman Bey’in sevgisi karşılıksız değildi!

Ama ulu bilge Edebali'nin kızını Osman Bey’e vereceğini açıkladığı "Mal Hatun artık senin helalindir" sözleri ise, Osman Bey’in düşü yorumlaması sırasındadır.
Bu “aşk” böylece bir “mutlu son”a kavuştu...

Mal Hatun kimdir?

Ünü tüm Anadolu’ya yayılan Adanalı ünlü bilgin ve filozof Şeyh Edebali, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başındaki Sultan Alaaddin Keykubat döneminde İtburnu kasabasını mesken edinerek, burada kurmuş olduğu bir tekkede eğitim veriyordu. Ünlü bilgin, burada özellikle de yöneticilik kuralları ve yasaları ögretmekteydi.

Kayı
Aşireti
mensuplarının gönlünde gelecekte aşiretinin başina geçecek kişi olarak yer edindiğinin bilincinde olan Osman Bey de, Şeyh Edebalinin ününü duymuştu. Bir süre sonra ünlü bilginin verdiği bu dersleri izleyenler arasında Osman Bey de yer almaya başladı. Kendisini gelecekteki aşiret lideri olarak hazırlamaya başlayan Osman Bey, Şeyh Edebalinin ögretilerinden yararlanmaya büyük özen gösterdi. Bu nedenle de bir süre sonra ünlü bilginin en sadık ögrencisi ve tekkesi ile evini en sık ziyaret eden kişi de oldu. Bu sık ziyaretlerinden birinde de, ünlü bilginin güzeller güzeli kızı Mal Hatun ile karşilaştı ve bu genç kızı görür görmez de gönlünü kaptırdı... 

Öte yandan, uzun yıllarca  çok geniş ve zengin bir tarihi kaynak araştırması yapan Op. Dr. M. N. Dinçsoy’un eserine (Yöremizin Tarihinde Turgutlu’nun Dramı ve Mustafa Kemal Atatürk, Sf: 463) ve ünlü Osmanlı Tarihi (Historie de la Ottoman veya Historie de la Turquie) adlı bir kaç ciltlik eser yazan ve Osman Bey’in ünlü nihahını bu eserinde anlatan Alphonse de Lamartine'nin eserine (Osmanlı Tarihi, Cilt: 1, Sf: 38) göre de Mal Hatun ile ilgili bilgiler yukarıda aktardığım doğrultudadır.    

Devamını oku:   Bir nikâh ve bir söz         



Cinnîler
Abbasiler ve Buveyhiler dönemindeki Cinni’ler
"Cinni”sözcüğünün ansiklopedik veya sözlük anlamı, “cinlere mensup” ya da “cinlerle ilgili” demektir. (Meydan Larousse, Cilt: 2, Sf: 954) “Cinci” sözcüğü ise, sonradan uydurulmuş ve yakıştırılmış bir sözcüktür. Felsefeciler ve büyük din bilginleri, “cinci” sözcüğünün özellikle bir takım din bezirganları ve şarlatanlar tarafından uydurulduğunu kabul etmektedir. “Cinni” sözcüğü ile “cinci” sözcüğü, bu nedenle yukarıdaki anlamlarından da anlaşılabileceği gibi, birbirinden çok farklıdır.  

Eski Türklerde, “akıl ve zeka”nın sembolü olarak kullanılan “cin” sözcüğünden türetilmiş olan “cinni”, bir ünvan olarak kullanılan bir sözcüktür. Örneğin; en eski Türklerde, Şamanizm döneminde, Çin ile bu ülkeye sınır olan Türk insanları arasında, “cinni” sözcüğü, “hem ulu bir hekim, hem de aynı zaman da ulu bir bilgin” konumunda olan insanlar için bir ünvan olarak kullanılırdı. Yani; bu unvan bu iki özelliği birden aynı anda taşıyan kişilere verilebilirdi ancak...
Abbasiler ve Buveyhiler dönemindeki Cinni’ler

Eb-ul Fethi Osman:
Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Alman Oryantalisti E. Probster’e göre, Hicri 300 ya da 320, Miladi 913 ya da 932 yıllarında Musul’da doğmuş ve 1002’de Bağdat’ta ölmüştür. Aslında, Türk olduğu halde, eserleri Arapça olduğundan, bir çok Türk bilim adamları gibi, “Araplaştırılmış Türk” anlamına gelen “Müstarep” sözcüğünün Batı dillerine yanlış olarak çevrilmesinden, Batı literatüründe Arap Filozofu, Arap Filologu olarak tanınır. Her şeyden önce, Sarf (Söz dizimi-Syntax) ile de meşgul olan bu zat, Tasrif (Flexional Languages) konusunda, zamanın en ulu bilgini olarak ünlenmiştir

Basra ve Küfe dil okullarındaki düşünce ayrılıkları, Milattan sonraki 9.ncu yüzyılda Bağdat’ta kurulan bir dil okulu tarafından etimolojinin ilk temsilcisi kabul edilen bu İbn-i Cinni'nin, dile dair teorileri, felsefi bakımdan incelemesiyle uzlaştırıldı. (Bakınız: Meydan Larousse, Cilt: 1, Sayfa: 626) Ebu el-Farasi el-Fasavi’den ders almış ve hocasının ölümüne kadar, onunla beraber 40 yıl İran’da, kısmen Büveyhi hanedanının en kudretli rüknü ve bu hanedanın Halep kolunun kurucusu ve asıl adı Ebu el Hasan el Ali bin Abdullah Ebu-l Hayce bin Hemedan olup, tarihlere Seyf-el Devle (916-967) olarak geçen hükümdarın Halep’teki sarayında, İbn-i Bakiye Nasır-üd Devle zamanında ve İbn-i Mubata’nın vaizlik yaptığı yıllarda görev almıştır.  

Kıbbet-ül Hattat adı ile de anılan Yakut el Müsta’semi (1173-1238)’nin Efkar-ül Hü-kema ve Kirab-ül Ahbar adlı eserinde, bu zatın, Seyf-üd Devle ile ondan sonra gelen Adud-ud Devle’nin yaptırdığı “Bimaristan-ı Adudi” adlı hastanede, iyi bir hekim olan Eb-ül Fereç (983-1043) ile birlikte bir çok öğrenciyi yetiştirdiği yazılıdır. Seyf-el Devle’nin ve onun ölümünden sonra da Adud-el Devle (936-983)’nin sarayında “Katib-el İnşa” görevini yapmıştır.

İsfahan’da iken İbn-i Sina ile karşılaşmış, onun Arapçasındaki yetersizliğini eleştirmiştir. Bu olay üzerine İbn-i Sina Arapça üzerine 3 yıl çalışmış, “Lisan-ül Arab” adlı kitabını yazmışsa da, ömrü yetmediğinden, bu kitap müsvedde halinde kalmıştır. Büyük Arap şairi El-Mutanabbi ile mülakatlarında, Arapçanın gramerine ait problemlerde uzun tartışmalarda bulunmuş, onun divanında şerh (açımlama) yazmıştır.

Eb-ul Fethi Osman'ın ünlü yapıtları:
1– Arapçada sesli ve sessiz harflere dair (Kitab Sirr-el Sınaa ve Esrar-el Belağa)
2– Arapçanın özelliklerine dair (Ki-tabel-Haşaiş fı ılm-ül usul el Arabiyye) İsveçli filolog J. Petersen’e göre, filolojiye dair bir çok eserinden başka, şiirleri de vardır. 
 
Eb-ul Fethi Osman hakkında bilgi veren kaynaklar: 
1– E. Probster-İbn-i Ginni’s Kitab al Muğteşap (Leipzig Semititische Studient, 1904)
2– O. Reschner-Studient Über İbn Ginni (Zeitsc Assyro 1909 23. 1. 54)
3– İbn-i Hallikan-Vafayat  al Ayan (Nşr. Wüstenfeld.IV.Nr.423)
4– Yakut, İrşat al Arib (Gib.Mem) V, 15-32, eser, Sf: 29-32 J. Pedersen
5– G. Flügel-Die Grammatischen Schulen der Araber, Sf: 248-252
6– İslam Ansiklopedisi, Cilt: 5/2, Sayfa: 720
7– İslam Ansiklopedisi, Cilt: 1, Sayfa: 142-143
8– İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8, Sayfa: 858-862
9– İslam Ansiklopedisi, Cilt: 10, Sayfa: 536-539
10– Meydan Larousse, Cilt: 4, Sayfa: 507-509
11– Meydan Larousse, Cilt: 6, Sayfa: 158
12– Encyclopedia Britannica First Publication 1768 Vol. 2, Page 915
13– Ana Britannica, Cilt: 1, Sayfa: 107
14– Ana Britannica, Cilt: 11, Sayfa: 438-43

Fethi Osman:
Hakkında pek fazla bilgi edinemedik.

Devamı   Osmanlılar dönemindeki Cinniler 



Cinnîler
Cumhuriyet döneminde yaşayan Cinni’ler
"Cinni”sözcüğünün ansiklopedik veya sözlük anlamı, “cinlere mensup” ya da “cinlerle ilgili” demektir. (Meydan Larousse, Cilt: 2, Sf: 954) “Cinci” sözcüğü ise, sonradan uydurulmuş ve yakıştırılmış bir sözcüktür. Felsefeciler ve büyük din bilginleri, “cinci” sözcüğünün özellikle bir takım din bezirganları ve şarlatanlar tarafından uydurulduğunu kabul etmektedir. “Cinni” sözcüğü ile “cinci” sözcüğü, bu nedenle yukarıdaki anlamlarından da anlaşılabileceği gibi, birbirinden çok farklıdır.  

Eski Türklerde, “akıl ve zeka”nın sembolü olarak kullanılan “cin” sözcüğünden türetilmiş olan “cinni”, bir ünvan olarak kullanılan bir sözcüktür. Örneğin; en eski Türklerde, Şamanizm döneminde, Çin ile bu ülkeye sınır olan Türk insanları arasında, “cinni” sözcüğü, “hem ulu bir hekim, hem de aynı zaman da ulu bir bilgin” konumunda olan insanlar için bir ünvan olarak kullanılırdı. Yani; bu unvan bu iki özelliği birden aynı anda taşıyan kişilere verilebilirdi ancak...
Cumhuriyet döneminde yaşayan Cinni’ler

Muallim İsmail Hakkı Efendi (Cinni Hoca):

 Buradan anlaşılacağı gibi, yaşamlarını yöremizde sürdürmeye başlayan İbn-i Cinni’lerden en fazla iz bırakanı da, halk tarafından “Cinni Hoca” olarak anılan ve Turgutlu'da Rüştiye Mektebi Müdürlüğü ve tarih öğretmenliği görevinde bulunan İbn-i Cinni İsmail Hakkı Bey olmuştur. Sanırım bunun nedeni de, dönemin olağanüstü yaşam koşulları dolayısıyladır. Çünkü, olağanüstü koşullar, her zaman ortaya bazı karakterler veya kahramanlar da çıkarır. İsmail Hakkı Bey de, 20. Yüzyılın başlarında, Turgutlu’nun tarihsel süreci içinde, işgal öncesi ve işgal altındaki yaşam sürecinde, bu nedenle iz bırakan en önemli karakterlerden biri oldu.

 1864’te Yayla mahallesinde doğmuş, Sübyan ve Rüştiye okullarını bitirdikten sonra, Limoncu Camii Medresesi’nde 9 yıl tahsil yapmış. İstanbul’daki Fatih Medresesi’nde Arapça ve Farsça ile “Hadis ve Kelam”dan icazet almış, dönüşte, İkbal ve Necmülmaarif okullarında öğretmenlik ve müdürlük yapmış, İzmir’de açılan yarışma sınavını kazanarak 19 Mayıs 1884’de Kasaba’daki Rüştiye okuluna önce öğretmen, sonra da müdür olmuş.

Yunan işgali yıllarında, “Kasaba Maarifi İslamiye Derneği”ni kurarak, bu süredeki okumayı sağlamış. Kuvvayı Milliye’nin Kasaba’daki istihbarat örgütü sorumlusu olarak o devirlerde görev yapmış. 50 yıllık öğretmenlik hayatından sonra, 1930’da emekli olmuş ve 24 Aralık 1942’de vefat etmiştir...”  Daha fazla bilgi için tıklayınız: Cinni Hoca: Bilge mi, evliya mı?

 

'Son Cinni', İbn-i Cinni Mustafa Niyazi Dinçsoy:

Mustafa Niyazi Dinçsoy, dedelerinden gelen “İbn-i Cinni” ünvanını gerçekten de fazlasıyla hak eden özelliklere sahipti.  Ben ona “Son Cinni” diyorum.   Tıklayınız: 'Son Cinni'

Atalarından gelen “İbn-i Cinni” ünvanini, yazılarında ve eserlerinde büyük bir gururla, bir imza olarak kullanan Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy ise, 86 yıllık yaşamı içinde, “İbn-i Cinni” olabilmenin o ayrıcalıklı tavrını 20. ve içinde bulunduğumuz 21. Yüzyıla kadar taşıyabilme  onurunu da yaşayabilmiştir. 1914 yılının 23 Nisan gibi anlamlı bir gününde dünyaya gözlerini açan Op. Dr. Dinçsoy, 2000 yılının 29 Ekim’inde, yine anlamlı bir günde dünyaya gözlerini yumdu.

“Yaşamım çok güzel ve anlamlı rastlantılarla dolu” derdi sevgili Dinçsoy. Bunlar arasında Mustafa Kemal’le ilgili olan anılarını ise hiç unutamamıştı. Benim yaşamımdaki güzel rastlantılardan biri ise, kendisinin deyimiyle "en yakın dostu" olma onurunu taşımak oldu. 

 Biyografisi için tıklayınız: Sihirbaz Doktor    




0 Yorum - Yorum Yaz
Cinnîler
Osmanlılar döneminde yaşayan Cinni’ler
"Cinni”sözcüğünün ansiklopedik veya sözlük anlamı, “cinlere mensup” ya da “cinlerle ilgili” demektir. (Meydan Larousse, Cilt: 2, Sf: 954) “Cinci” sözcüğü ise, sonradan uydurulmuş ve yakıştırılmış bir sözcüktür. Felsefeciler ve büyük din bilginleri, “cinci” sözcüğünün özellikle bir takım din bezirganları ve şarlatanlar tarafından uydurulduğunu kabul etmektedir. “Cinni” sözcüğü ile “cinci” sözcüğü, bu nedenle yukarıdaki anlamlarından da anlaşılabileceği gibi, birbirinden çok farklıdır.  

Eski Türklerde, “akıl ve zeka”nın sembolü olarak kullanılan “cin” sözcüğünden türetilmiş olan “cinni”, bir ünvan olarak kullanılan bir sözcüktür. Örneğin; en eski Türklerde, Şamanizm döneminde, Çin ile bu ülkeye sınır olan Türk insanları arasında, “cinni” sözcüğü, “hem ulu bir hekim, hem de aynı zaman da ulu bir bilgin” konumunda olan insanlar için bir ünvan olarak kullanılırdı. Yani; bu unvan bu iki özelliği birden aynı anda taşıyan kişilere verilebilirdi ancak...
Osmanlılar döneminde yaşayan Cinni’ler

Koca İsmail:
Tımar sahibi ve derbentlik yapmıştır. Oğlu İsmail’in anlatılarına göre, Sultan 1. Abdülhamit (1774-1789)’in 1776’da çıkardığı bir fermanla, Kethüda İbrahim Nesim’in komutasında, Oğuzların Kargın koluna bağlı Yürüyen Aşireti yürükleri ile birlikte gittiği (1768-1770) Osmanlı-Rus Harbi’ndeki cesareti, yürekliliği ve yiğitliği ile tanınan kılınç sipahisi Koca İsmail’e, bugün dahi, Turgutlu’nun doğusunda “İsmailli” ya da “İsmailcik” adını taşıyan tımarına ek olarak, oğlu İsmail ile birlikte “Derbentlik” görevi eklenmiş. Bu dönem, 1776’da tarihimizdeki “Kapısız Leventler”in, yöremizde en azgın yıllarına uyar... 

Koca İsmail’in doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. Kendisine bu görev verildiğinde, 35 yaşında imiş ve 78 yaşında ölmüş. Bu hesaba göre, 1741’de doğduğu ve 1819’da öldüğü kabul edilebilir. 3. Selim öldürüldüğünde (1807) 66 yaşında imiş. Kabakçı Mustafa ayaklanmasında İstanbul’da imiş. Orada gördüklerini anlattıkları, tarihsel kayıtlara uyuyor. 

Tımar bağlanmasına ve Derbentlik görevi verilmesine ait “berat”lar, korunmak üzere saklandıkları, Rüştiye Mektebi Müdürlüğü’ndeki dolabında, Yunan’ın kaçarken ilçemizde çıkardığı genel yangında yanmış... İstanbul’daki Mevkufat kayıtlarının araştırılmasında da, bu kuyudatın, 1931 yılında Bulgaristan’a okkası üç kuruştan satılan eski Osmanlı evrakı ile birlikte zayi olduğu anlaşılmıştır. (Bu konu; 19 Mayıs 1931 günlü Son Posta Gazetesi, 24 Mayıs 1931 günlü Milliyet Gazetesi, 30 Mayıs 1931 günlü Vakit Gazetesi, Nizamettin Nazif’in 23 Mayıs 1931 tarihli Açık Söz Gazetesi’ndeki yazısı, Ahmet Kabaklı’nın Köprü Dergisi’nin Kasım 1982’deki yazısı, İbrahim Hakkı Konyalı’nın 15 Eylül 1993 günlü Türkiye Gazetesi anlatıları ile kanıtlanır.)
 
İsmail oğlu Mustafa Efendi:
1791’de doğmuş, 1868’de ölmüştür. 
 
Mustafa oğlu Hüseyin Hoca:          
1818 yılında Kasaba’nın Yayla mahallesinde doğmuş. 1893’de ölmüş. Turgutlu'da ilk Belediye Teşkilatı’nın kurulması dolayısıyla okunan Mevlid-i Şerif’in duasını yapmış.

Hüseyin oğlu Mehmet Efendi:   
1839’da Yayla mahallesinde doğmuş. 1918 yılında öldü. Limoncu Camii’nin hafız ve vaizlerindendi.

Bütün bu anlatımlardan anlaşılacağı üzere, “Cinni”lerin yöremize, daha doğrusu Turgutlu’ya gelişi Celali İsyanları sonrasındaki gelişmeler doğrultusunda olmuştur. Celali İsyanları’ndan sonra, 17. Yüzyılın sonu ile 18. Yüzyılın başlarına rastlayan dönemde, baskınlardan korunmak için, tarihi surları onararak tahkim edilmiş bir yerleşim merkezi haline de gelen Turgutlu, “kasaba” statüsüne de ulaşmış, bu arada stratejik bir alanda yer alan bölgenin daha iyi korunabilmesi amacıyla, konumuna uygun bir yerde “Derbent Teşkilatı” da kurulmuştu. Bugünkü Derbent beldesinin yer aldığı yerde kurulan bu köye, Derbentlik görevine de “güvenilir” bir kimse olarak, kendisini kanıtlamış bir kılıç sipahisi olan, İbn-i Cinniler’den Koca İsmail atanmıştı.

Tanzimat döneminde tüm Osmanlı yönetimine ait olan topraklar üzerinde Derbentlik sistemi kaldırılınca, bundan sonra da “İbn-i Cinni”ler, Turgutlu’ya, ilçenin o dönemki Yayla mahallesine yerleşirler... “Derbentlik” sisteminin kaldırıldığı bu dönemde, Derbent görevlisi olan İbn-i Cinni Mustafa Bey’dir. Mustafa Bey, oğlu Hüseyin ve onun oğlu Mehmet ile birlikte Derbent’ten ayrılarak Turgutlu’ya yerleşince, izlerine ilk kez Emeviler döneminde ve Hemedan kentinde rastlanan İbn-i Cinni’lerin bundan sonraki serüveni, artık Turgutlu’da devam eder.  

Devamı   Cumhuriyet döneminde yaşayan Cinniler




0 Yorum - Yorum Yaz
Cinnîler
"Cinni”sözcüğünün ansiklopedik veya sözlük anlamı, “cinlere mensup” ya da “cinlerle ilgili” demektir. (Meydan Larousse, Cilt: 2, Sf: 954) “Cinci” sözcüğü ise, sonradan uydurulmuş ve yakıştırılmış bir sözcüktür. Felsefeciler ve büyük din bilginleri, “cinci” sözcüğünün özellikle bir takım din bezirganları ve şarlatanlar tarafından uydurulduğunu kabul etmektedir. “Cinni” sözcüğü ile “cinci” sözcüğü, bu nedenle yukarıdaki anlamlarından da anlaşılabileceği gibi, birbirinden çok farklıdır.  

Eski Türklerde, “akıl ve zeka”nın sembolü olarak kullanılan “cin” sözcüğünden türetilmiş olan “cinni”, bir ünvan olarak kullanılan bir sözcüktür. Örneğin; en eski Türklerde, Şamanizm döneminde, Çin ile bu ülkeye sınır olan Türk insanları arasında, “cinni” sözcüğü, “hem ulu bir hekim, hem de aynı zaman da ulu bir bilgin” konumunda olan insanlar için bir ünvan olarak kullanılırdı. Yani; bu unvan bu iki özelliği birden aynı anda taşıyan kişilere verilebilirdi ancak...

Atalarının taşıdığı “İbn-i Cinni” ünvanını ve bu ünvanın nereden geldiği ve nereden kaynaklandığını merak eden Op. Dr. M. Niyazi Dinçsoy da, “ibn” sözcüğünün Farsça ve Osmanlıca anlamının “oğul” olmasından  yola çıkarak, bu konuda bir araştırma yapmaya koyulur. Bu arada babası İbn-i Cinni İsmail Hakkı Bey’in (Cinni Hoca) arşivinden yararlanarak kendi soy ağacını da çıkaran Op. Dr. Dinçsoy, bu amaçla 1965-66 yıllarında Suudi Arabistan’a, 1967-68 yıllarında Irak’a gider. 1973 yılında da İran ve Çin’e giden Op. Dr. M. Niyazi Dinçsoy’un, atalarının taşıdığı bu ünvanın anlamı konusunda ulaştığı bilgi, eski Türklerde “Cinnı”, Çin tarihinde de “Cing ci u” (okunuşu "cinci" şeklinde) olarak kullanılan bu ünvanın “hem hekim, hem de ulu bilgin” olanlar için kullanıldığını, sonradan da İslami etkiler ve Arap kültürünün etkisi, İran üzerinden gelen ağız ve lehçe özellikleri dolayısıyla “Cinni” haline dönüştüğünü saptadığını açıklar. (Yöremizin Tarihinde Turgutlu’nun Dramı ve Mustafa Kemal Atatürk, Sf: 2 

Bu arada yukarıda adı geçen devletlerin Türkiye’deki büyük elçi ve ataşeleri ile de ilişki kuran Op. Dr. M. Niyazi Dinçsoy, “İbn-i Cinni” ve “Cinnizade” ünvanları hakkında topladığı bilgiler ve ayrıca babasının da elindeki belgeler doğrultusunda, günümüzden geçmişe doğru ta Emeviler dönemine kadar yaşayan tüm “Cinni”ler ya da “İbn-i Cinni”ler hakkında ilginç bir arşiv ve soyağacı ortaya çıkarır. Bu soyağacı kütüğüne göre, Dinçsoy’un dedelerinin her biri de, yaşadığı kendi döneminin en ulu bilginlerinden olarak tanınmaktadır. Bu durum da ansiklopedilere kadar geçmiş bir gerçekliktir.

Emevilerden öncesine gidilememesinin nedeni ise, bu dönem öncesine ait dedelerinden kalma bir esere ulaşılamamış olması dolayısıyladır. Bu nedenle, "ilk cinni"nin kim olduğu ve kimliği konusunda net ve kesin bir şey söyleyebilmek mümkün değil. Ama "son cinni"
nin kim olduğunu ise rahatlıkla açıklayabilirim.

Kendisini “Son Cinni” olarak tanımladığım İbn-i Cinni Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy, 1995 yılında bu soyağacı çalışmasının bir örneğini bana da vermişti. İlk dedelerinin Emeviler döneminde yaşadığını dikkate alarak aile kökenini araştırıp, ortaya bir  “soyağacı” çıkaran Dinçsoy’un, bana verdiği bu soyağacına göre, tarihte “İbn-i Cinni” olarak geçen karakterler aynen şöyle sıralanıyor:

Emeviler döneminde yaşayan Cinni’ler

Ebu’l Hasan:
En eski "cinni"lerden ve dedelerindendir. Yapıtı olmadığı için, biyografisini öğrenemedik.
 
Hasan İbn-i Salih:
Asıl adı Ebu Abdullah (Abdullah’ın babası anlamında)’dır. 718 yılında, yani, İslamiyetin doğuşundan 108 yıl sonra Hemedan’da doğmuş ve 788’de ölmüştür. Süfyan-ı Servi’nin akranıdır. Hadis ilminde güvenilir bir bilgindir. Tebe-i Tabii’den daha büyük bir Hadis ve Fıkıh alimidir. “Sünen-i Tirmızı”, “Sünen-i Ebu Davud”, “Sünen-i Nesai”, “Sünen-i İbn-i Mace” adlarında 4 sünen kitabında yer almıştır, adı geçer.

Babası Salih başta olmak üzere, “Ebu İshak”, “Amr İbn-i Dinar”, “Abdullah bin Muhammed bin Akıl”, “Abdüzaziz bin Refi”, “Muhammed bin Amr bin Akaame”, “Said bin Ebu Urve” ve daha bir çok zevattan Hadisi Şerifler yorumlamıştır. Ayrıca, “İbn-i Mübarek”, “Humeyd bin Abdurrahman er Revasi”, “Veki bin Cerah” gibi bilginleri yetiştirmiştir.

Ali İbn-i Salih:

Veki bin Cerrah’ın ifadesine göre, Hasan’dan önce ölmüştür. Eseri yoktur.

Kaynaklar:  (Emeviler dönemindeki bu "cinni"lerin adları aşağıdaki eserlerde yer almaktadır)
 1– Muhammed Hamdi Yazır: Kur’anı Kerim Tefsiri (Cilt: 1, Sayfa: 673)
 2– Doç. Dr. İsmail Karaçan ve ark : Hak Dini Kur’an Dili (Cilt: 2, Sayfa: 16)
 3– Türkiye Gazetesi: İslam Alimleri Ansiklopedisi (Cilt: 2, Sayfa: 200)
 4– Tezhib-üt Tezhib (Cilt: 2, Sayfa: 285)
 5– Hilyet-ül Evliya (Cilt: 7, Sayfa: 327)
 6– Tezkiret-ül Huffaz (Cilt: 1, Sayfa: 216)
 7– El Alam (Cilt: 2, Sayfa: 193)
 8– Fihrist (Sayfa: 178)

Devamı   Abbasiler ve Buveyhiler dönemindeki Cinniler 

 



0 Yorum - Yorum Yaz
Bilge mi, evliya mı?
Cinnî Hoca
Bilge bir Kuvvayı Milliyeci
Önce efsaneleştirildi, sonra evliya yapıldı
İsmail Hakkı Bey, halk tarafından dini konularda çok bilgili ve derin bir kişi olarak görülür ve bir kısım halk tarafından “Cinni Hoca” diye bilinirdi. Ancak “cinni” lakabı hem söylemesi zor olduğundan, hem de ne anlama geldiğini  bilmeyenlerce pek anlamlı bulunmadığından, zamanla daha kolay söylenebilecek ve kendilerince İsmail Hakkı Bey’in kariyerini daha iyi anlattığını sandıkları bir biçime dönüştürülmüş ve “cinni” sözcüğü “cinci” olmuştu. Kısacası; “Cinni Hoca” lakabı, halk arasında “Cinci Hoca”ya dönüşmüştü.

O dönemde, dini bilgiler konusunda çok derin biri olarak da bilinirken, aynı zamanda dini konularda pek çok kişi tarafından danışılan birisi olarak da tanınır. Pek çok yönüyle birlikte değerlendirildiğinde, gerçek anlamda tam bir “bilge”dir. Ama halk tarafından, özellikle de belli bir kesimce zaman zaman “evliya” olarak da görülmüş, bir kesimse, evliya olduğunu iddia etmiştir. 
 
Örneğin; işgalcilerin kaçarken başlattıkları o meşhur yangında, İsmail Hakkı Bey’in evi, yangından kurtulan ender evlerden biri olmuştu. Bu durum da halk arasında bazı söylencelerin ortaya çıkmasına neden olmuş, İsmail Hakkı Bey’in “evliya” olduğuna inananlarca “Cinci Hoca’nın evini cinler koruyor. O evi yakmaya kalkan çarpılır. Bu yüzden gavurlar o evi yakmaya cesaret edememişler” şeklinde bir takım söylentiler yayılmaya da başlamıştı. 

Oysa yakın dostum olan oğlu Op. Dr. M. Niyazi Dinçsoy, sohbetimizde, olayı tam anlamıyla halkın cehaletinin böyle bir yoruma yol açtığı şeklinde tanımlamıştır.
“Evimizin yanmamasının veya yangından kurtulmasının nedeni, bulunduğu konumdu” diyen Op. Dr. Dinçsoy,  bugünkü Albayrak  Mahallesi’nde, o dönemde “Dutluçarşı” olarak tanımlanan yerde bulunduğunu söyledikleri evlerine ve diğer binalara  bu çarsı ile evleri arasındaki meydan dolayısıyla yangının ulaşamadığını söylemişti.

Diğer bir nedeni ise, bu semti yakmak üzere görevlendirilen yangın postasındakilerden birinin daha önce anlattığımız gibi,  Arnavut Zeynel ve arkadaşları tarafından öldürülmeleri ve kovalanmaları olarak göstermişti.  Bu konuyu okumak için tıklayınız   

Cinni Hoca’nın “evliya” olup olmadığı konusuna gelince... 
Elbette ki bu konudaki en yalın ve gerçekçi bilgi, oğlu Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy’un söyledikleridir. Defalarca birlikte oturup sohbet ettiğimiz evi göstererek, “Burası bir evliya evi değil” diyen sevgili dostum, saygıdeğer büyüğüm M. Niyazi Dinçsoy, “Babam da bir evliya değildir. Bu halkın saygı ve sevgisi dolayısıyla, ama biraz da cahilliği nedeniyle gözlerinde kendisini nasıl yücelttiğini anlatır. Babam bir evliya değildir, ama bir bilgedir” demiştir. 

Ona göre, “evliyalık” denilen şey de, zaten sadece sufilerin uydurduğu bir şeydi. 
Örneğin; Türklerde  “evliya” diye bir kavram yoktu. Şaman olan eski Türklerde, bu deyim genellikle “şamanlar” için kullanılırdı. Ancak, 12. ve 13. Yüzyıllarda Anadolu’da  tarikatların en yaygın olduğu dönemlerde, önceleri “ermiş” gibi öztürkçe bir deyim, daha sonraları İran üzerinden gelen ve Arap kültürünü benimseyen bazı sufilerce “evliya” ile karıştırılıp, sonra da “evliya”ya dönüştürülmüştü. Türklerde ise, sadece “bilge” vardı.
                                                                                   Tıklayınız:  
Evliyalık var mıdır, anlamı nedir?

Op. Dr. Dinçsoy’un anlatımına göre; halk arasında anlatıldığı ve söylendiği gibi, babasının “cincilik”le ilgisi filan da yoktu. Bu tamamen halkın bir yakıştırması, daha doğrusu, aslı “Cinnî“ olan atalarından kalma bir ünvanın, kasaba halkı tarafından yanlış bir telaffuzla “Cinci” şeklinde söylenmesinden ileri geliyordu.   

“Cinnî” sözcüğünün ansiklopedik veya sözlük anlamı ise, “cinlere mensup” ya da “cinlerle ilgili” demektir. “Cinci” sözcüğü ise, sonradan uydurulmuş ve yakıştırılmış bir sözcüktür. Felsefeciler ve büyük din bilginleri, “cinci” sözcüğünün özellikle bir takım din bezirganları ve şarlatanlar tarafından uydurulduğunu ileri sürmektedir.

Ama galiba, asıl karambol de şu “cinnî” ya da “cin” kavramından kaynaklanıyor. 
Öyleyse, bu konuya da biraz değinmek gerekiyor.
 Bu konuda ayrıntılı bilgi için tıklayınız

 



0 Yorum - Yorum Yaz

          

 

Bazı sözler vardır; doğru ve yerinde kullanıldıkları zaman çok büyük ve derin anlamlar taşırlar. Bir de bazı insanlar vardır; sözcükler onların ağzından çıktıkları zaman anlamları daha da büyür ve daha derin anlamlar taşırlar. Bu iki olguyu bir arada taşıyabilen bir insan olabilmek zordur. Sözcükleri doğru ve de yerinde kullanabilme, genellikle bir sanat adamı kişiliği gerektirir. Diğerinde ise; bir inanç insanı olma, bir dava adamı ve önder kişilik özelliği vardır... 



Güne başlarken
 
Havada limon çiçegi kokusu asılı. 
Parkta, kucağına ıhlamur kokusu sinmiş banklar, boşboşluğuna rağmen, sanki günün yürek gibi kabaran yolcu peronlarını andırıyor, yerleri kaplayan 2 günlük karın bembeyazlığına inat.

Bu yıl kış zorlu mu geçecek acaba? Yeni yıl bizi böyle bembeyaz selamladığına göre...
Hayatımızdaki kirleri de örtercesine yerleri kaplamış doğanın bu mucize beyazı güzelliğine, kara gülümsüyorum bu yüzden geçerken...
 
Banklardan birinde bir ihtiyar oturmuş, düşünüyor. Kocaman kemikleşmiş elleri arasında başi.  
Dirsekleri dizine dayalı. Düşünceleri bir hayli derinlerde, besbelli...
Bu haliyle, derinliğine daldığı kendi düşleriyle birlikte gizemli bir yolculuğa çıktığı anlaşılıyor...

Köşebaşindaki yaşlı piyangocu her zamanki yerinde yine. Yuvarlak tablasının üzerinde minik el radyosu yine açık. Ve günün en popüler şarkısı yankılanıyor:
“Güz gülleri gibiyim, hiç bahar yaşamadım...”
Yanından geçerken, kulaklarıma sızan bu şarkı, parkta gördüğüm, bankın üzerinde tek başına oturmuş o yaşlı adamı anımsattı nedense. 

Yaşlı bir adam, bir bankanın önünde, üsüyen elleri ile bankamatikte uğraşiyor. 
Belli ki bir emekli. 
Alacağı miktar yüreğini ısıtacak mı acaba, üsüyen ellerine bir teselli olsun diye?  

Köşedeki adamın tek suçu; turşu satmak! 
Ama yüzü hiç de turşu satar gibi değil. Yüreğinden bilirim çünkü. 
İşte yanından geçerken, bu sabah yine esirgemedi selamını...
Gün başlıyor. 
Saat sabahın 9’u. 

Bugün de her zamanki gibi başladık güne. 
Yine ezberlemiş gibi aynı tarafından kalktık yatağın. Yine her günkü aynı bardaktan çay içtik. Aynı kapıdan çikip, aynı sokağa daldık. 
Ezbere bildiğimiz yollarda yürüdük.  
Ezberlenmiş adımlarla katettik yolları. 
Ezbere çiktik merdivenleri.
Anahtar nasıl da ezberlemiş deliği?

Bugünün tek farkı; yeni bir haftaya başlamış olmak. Hafta sonunda yeni bir aya da adım attık. Bir yaprak daha kopardık takvimlerden. 
Yeni bir manzara ya da resim selamladı bizi. 

Aylardan Şubat, yılın en cüce ayı. 
Şubat’a bu yıl da bir günlük torpil yapılmamış yine. Bu yılı erken bitireceğiz anlaşilan. 
Bence hiç de sakıncası yok! 
Bu yılın bir gün ya da 8 saat önce tükenmesinde belki hayır vardır. Gelişi biraz ürkütücü oldu yeni yılın...

Acaba bu yıl da geçen yılları aratır mı? 
Hayatımıza yenilikler getirir mi? 
Yoksa yine ezbere mi yaşanılacak herşey, dün olduğu gibi?
Emekliler banka önünde kuyruklarda çile çekip, bezgin yüzlerindeki kırışiklıklara her gün bir çizgi daha mı eklenecek, çektikleri çilenin bir amortisi diye?
Ve görülen o ki; milli piyangocu önündeki kuyruklar yine ve daha da uzayacak, “size de çikabilir” gibi baştan çikaran bir vaadin kurdurduğu binbir umut düşü ile.

Evet, umut fakirin ekmeği!
Ye babam ye...

6 Şubat 2000    


 
Bayramı karşılarken

Bir  bayramla daha buluşuyoruz. 
Bazı çevrelerin de kurban derilerini kapışmak için yarıştıkları bir bayram. 
Dini bir bayram olan Kurban Bayramı yıllar öncesnden beri siyasete alet olunca, böyle bir anlam da taşımaya başladı... 

Bayramları bile sadece takvimlere göre yaşar olduk. 
Bolluk bir yanda, yoksulluk bir yanda...
Et fiyatları pahalı bu ülkede. 
Koyunlar birbiri ardına kesilir ama, toplumun büyük bir bölümünce sadece kasap vitrinlerinin süsü gibi görülüyor artık. 
Sofraları etle buluşmayalı, mideleri eti unutalı o kadar olmuş yani. 
Garipler, köftelerin bile resimlerine bakarak doyuyorlar. 

Etin kilosu cüzdanlarımızın kapasitesini çoktan geçti. 
Ama problem değil bizim için. 
Hepimiz de milyoneriz şimdi. 
Paramızdan sıfırları ata ata, ne kadar da zengin olduk?
Milyonerliğimizi bu politikaya borçluyuz. 

Kasaplık hayvanlar etlerinin kıymetini bilse ne derlerdi acaba? 
Ama bu olup bitende onların bir suçu yok. 
Koyun aynı koyun. 
Yediği, içtiği aynı.  Ot aynı ot. 
yoksulluğnun gözü çıksın. 
Yulaf artık onların bile lüksü olmuş...

Artık baharları kışın, kışları da baharda yaşar olduk. 
Odun-kömür de pahalı bu ülkede. 
Yoksulluk ise diz boyu. 
O nedenle kış geceleri bazı babaların sokaklardan kuru yaprakları topladığına tanık olurum şehrimizde. 
Biz giyiniriz, ağaçlarsa yapraklarını döken dallarıyla çırılçıplak karşılar kış mevsimini, bizim aksimize. Ve burada her gece kuru dalları da kırılır ağaçların. 
Bir gecelik sıcaklık için. 
Çocuklara daha sıcak bir yuva sunabilmek için.
Öyle ya, bayramlar hep çocuklar için. 
Kurban Bayramı da tam garibanlar için!
Ama odunun da, kömürün de bu olup bitenlerde bir suçu yok. 
Odunun teki işte, ne anlar yoksulluktan, enflasyondan? 
Hele koyunlar...

Ve bu bayramda akıtılan kanlar ise, inanışa göre; günahların bağışlanması için.
Kurban kesemeyen garibanlar bence üzülmesinler. Bilsinler ki; onların günahının vebali, bugünkü manzaradan sorumlu olanların boynunadır. 
Bu karanlıktan, bu yokluktan ve yoksulluktan, adaletsizlikten, vurgunlardan ve soygunlardan sorumlu olanların kesmesi gereken kurbanların sayısını da, varın siz hesaplayın artık!

Ama bayram bayramdır yine.
Hoş geldi, safa geldi...
      

16 Nisan 1997    
.


Gece, şehir ve düşler
 
Bir mevsim daha geçiyor başımızın üstünden, dört nala ve dolu dizgin. 
Doğa, her yerde bir hüzün ve ağaçları ağlatan bir yaprak dökümü yaşayalı çok oldu. 
Vakit, artık kara kış. Ya da eskilerin deyimiyle zemheri

Ama neyse ki, geçenlerde gördüm, çiçeğe durmuş portakallar. 
Bu çiçeksiz mevsimde, belki de doğanın tek tesellisidir portakal çiçekleri...

Artık iyiden iyiye kuruldu misafirhanesine yeni mevsim. 
Gelecek bahara kadar, göçmen kuşlarınki yerine, rüzgar önünde koşuşturan bulutların korsan gösterisini izleyeceğiz göğün mavi kuçağında. 
Gökyüzü, şimdiden uçuşan yağmur yüklü bulutlarla deli-divane! 

Şimdi bir yerlerde belki de sırılsıklam geçiyordur günler. 
Biz ıhlamur ağaçlarının kokusuna özlem duyup da, günlerimizi bahar sevdası ile hızla tüketmeye çalışırken, uzaklarda bir yerlerde sevdalı bir bulut ağlıyordur...
 
İşte çoktan sarıdan bakıra dönen rengi ile geldi zemheri
Adım adım geliyor kahverengi. 
Yalnız yapraklar değil, eski fotoğraflar bile sanki biraz daha sararıyor bu mevsimle. 
Ve soluksuz yağan yağmurun pencerelerimizi okşayacağı günlerin başlangıcındayız...
 
Çoktan bitti sokaklarımızdaki “domates, patlıcan, biber” avazeleri.  
Şehrimizde eskisi gibi bozacılar da kalmadı artık. 
Ama turşucular hemen yerlerini alıp, bulvardaki köşebaşlarını tuttular bile...

Yine de kar etmiyor ama inceden içimize dolan, alıp götüren özleme! 
Gün, ince bir sis perdesi ardından şehrin üstüne doğarken, bizse düşlerimizde baharın sevdalısıyız hala! 

O düşler ki; beynimizin nabzıdır. 
O düşler ki;
dünya kurulalı beri, nesillerle yaşamış, yaşamın ivmesine hız katacak esinler vermiş. Ve yine bizimle kalacak tek şeydir, bir başımıza kalsak da! 

O düşler ki; anılarımız ve umutlarımızdan arta kalan tek heyecan!

Belki anılardır en çok sözü edilen. 
Ama anılarla değil de, düşlerimiz ve umutlarımızla yaşarız daha çok...

Mevsim kara kışmış, soğuklar erken bastırmış bu yıl, sisler altındaki şehir derin uykudaymış, ne keder? Düşlerimiz ve umutlarımız var ya, o yeter! 
Biliriz, yeni umutlar için de doğmaktadır seher!...
8 Aralık 1998    


Gece, şehir ve gölge
 
Günlerden Pazar’dı. 
Aylardan Aralık...
Bulvara akşam çökmüştü, sokaklara ıssızlık... 
Tek tük yanıyordu sokak lambaları

Dallarında bahar özlemi, çırılçıplak ağaçlar üşüyordu. 
Çoktan terketmişti yaprakları...

Karanlığı omuzlarımdaydı, o kendine özgü rengiyle gece inmişti şehire. 
Yüreğimde güneş, ıssız bulvarda yürüyordum. 
Dudaklarımda bestesiz bir ıslık.
Gölgem ve ben, bulvarda yalnızdık!..

Ürkekti ay
Bütün hüzünüyle selamlıyordu şehri. 
Yüzünde garip bir şaşkınlık! 
Yıldızlarla konuşuyordu sokakların dilsiz ruhu
Bacalardan halka halka dumanlar yükseliyordu göğe. 
Bir tek pencerelerde gülümsüyordu sapsarı bir aydınlık...
 
Aylardan Aralık’tı, geceydi, şehir karanlıktı...
Tüm pencereler kapanmıştı, demir sürgüler çekilmişçesine yaşamın üstüne. Günlerden Pazar’dı, şehir ve bulvar ıslaktı. 

Yukarıda, pek seçemediğim sevdalı bir bulut ağlıyordu! 
Yaşamın öfkeli adımlarıydı duyulan, damlalar pencerelere düşerken. 
Hüzünlü bir teslimiyetin titreyişi ile yürüyordu yaşam, ıslak ayak izlerini bırakıp her yerde. 
Yağmurdu sadece, benimle birlikte sokaklarda yürüyen. 
Yağmurdu sadece, camlardaki kiri süpüren.
 
Şehir karanlıktı, sokaklar sırılsıklamdı...
Dudaklarımda bestesiz bir ıslık, yüreğimdeki güneş ve ben, ardımda gölgem, ıslak kaldırımlarda yürüyorduk. 
Peşim sıra koşturuyordu gölgem! 

Ürkek bir yağmur yağıyordu! 
Hüzünlü suskunluk başkaldırmıştı, yaşam intikam alıyordu demir sürgülerden! Pencerelere iniyordu intikamı, yağmurun elleriyle!
Sarı bir efsane gibi gülümsüyordu yıldızlar, karanlığın zırhını delik deşik ederken parıltıları. 
Şaşkındı ay, sanki üşüyordu. 
Yağmurdan dinliyordum türküsünü. 
Sokaklardaki tek özgürlüktü, dudaklarımdaki ıslık!
 
Günlerden Pazar’dı, aylardan Aralık.
Geceydi, şehir ıslaktı, sokaklar karanlık. 
Bulvarda yürüyorduk yüreğimdeki güneşim ve ben!
Peşim sıra koşuşturuyordu gölgem

Geceydi, şehir karanlıktı, ruhumsa aydınlık! 
Havayı ağlatan bir yağmur vardı.  
Gecenin rengini gölgemde buldum. 
Tükürdüm yüzüne güneşi. 
Gölgemi alnından vurdum. 
Gölgemin alnında, göğün en parlak yıldızını buldum...
11 Aralık 1998    


Kapılar
Kapılar vardır, rengârenk. 
Her kapının ardında bir başka yüz, bir başka yaşam. 
Yaşamın bir başka sessiz ortağı ve tanığıdır bu yüzden kapılar. 
Kimi zaman bin bir umutla çalınan, ama bir solukta kapanan kapılar.

Paylaşılmış en yüce değerlerin açılışı, istenmeyen ve sevilmeyen değerlere bir kapanış, terk edilişlerin eşiği, ihanetler ve yitirilmiş umutların hüzün perdesi, hırsların, nefretlerin hedef tahtası, yasa dışı sevilerin yasak duvarlarıdır, içeri ya da dışarı açılan yapılarıyla kapılar...
"Kapalı kapılar ardında..." diye başlayıp, zili çalabilme hasretiyle anahtarla açılan kapılar...
Gizemden serüvene, heyecandan teslimiyete, tutsaklıktan demir parmaklı hücrelere kadar uzanan
o duvarlı yolculuğun da görgü tanıkları. 
Kazanılan yenilgilerin kaybedilmiş zaferleri
nde hep onlar vardır.
Zulüm, nöbet tutarcasına oturup  da bekler bazen eşiklerinde!
Onu bir cehenneme götürüyorlar
Karanlık merdivenlerinde kayboluyor
Tutsak edilmiş namuslu ve genç elleri
Dış dünyadan ne bir ses, ne bir ışık
Derinliklerindeydi artık bir zindanın

Oturmuş gibiydi zulüm, eşiğine
Ölüme açılan kapıların
Sehpalar kurulmuştu her yana
Ve sehpa, utanç içinde
Katıldı şarkısına karanlığın..

Bazen bir demirden şövalye, bazen ahşap bir kahramandır kapılar.
Direncin simgesi, korkuların bekçisi, savunmanın kalkanı, küskünlüğün de perdesi.
"Eğer gidersen..." diye söze başlayıp, "Eğer bir gün geri dönersen..." diye tamamlanan sözcüklerin dil kılavuzudur kapılar.
Ya dile gelirlerse bir de?

Hep açık olmalarına karşın, özlenmiş sevilerin de uyarıcılarıdır kapılar, yaşamın maskeli balosunda kuşandıkları o rengarenk kostümleriyle.
Onlar ki; yüze çarpılır ya da güler yüzle açılırlar.

Ama çalınmadan girilen kapılar da vardır. 
Sadece sevgi vardır bu kapıların ardında bekleyen.
Nefret bile bir kez tıklatsa, irkilmez ardında bekleyen sevgi
Pencerelerinin perdesinden sapsarı bir ışık sızmaktadır dışarı. 
Önünde sardunyalar, menekşeler, zambaklar... 
Ve kapının girişinde, pamuk çiçekleriyle bir sözcük yazılmıştır yine de:
"Herkes girmemeli!"

Ama yine de, değişen ya da kaybedilmiş değerler adına, yalnızlık girdabında kendisini boğuluyor gibi hissedenler, çalınacak tek kapının işte bu kapı olduğunu bilmeliler...




0 Yorum - Yorum Yaz
 
Sokak lambaları
 

Saatler yine hüznün randevusunu gösteriyor akşamla... Şehrin sokakları daha bir farklı bu saatlerde. Bir başka duygu kaplıyor şehri her akşama doğru...

Akşamın soluğu uzayan gölgelerle yere vurur vurmaz, ya son satışlarında olurdu ya da kepenk kapatmaya hazırlanırdı esnaflar. Şimdi yine aynı saatlerde iniyor kepenkler. 

Ama ya satışlar? İşte o eskidendi!
Artık aynı saatlerde sadece alışılmış bir hareket olarak indiriliyor kepenkler. Tek bir şefte bile yapmadan! Kimbilir kaç gün geçmiştir böyle sabahtan akşama kadar

Esnafkent, bir günü daha böyle tamamlıyor... Her akşama doğru, sanki doğadaki tüm hüzün de birlikte kaplıyor sokakları...

Gece, kara bir dantel gibi o kendine özgü rengiyle şehrin üstünü örterken, ışığın da uzaklaşma zamanıdır artık. Günışığı, gölgelere bırakmıştır yerini... 
Ama gölgeler uzarken de, mehtap çoktan devralmıştır nöbetini güneşten!
Çünkü
en karanlık zamanlarda bile ışık hep vardır! Hep olacaktır da...

Mutlu ya da mutsuz aile yuvalarında ya 60 ya da 100 mumluk bir ampülden yansıyan ışık, pencerelerden süzülür de kavuşur sokağa...
En karanlık saatlerde, gecenin zifiri karanlığında bile, sokaklarda da ışık hep olur yine de.

O karanlıkta, sokakların terkedilmişliği ve ıssızlığının dimdik tanıklarıdır sokak lambaları!... TEDAŞ ve Belediye tarafından lütfedilirse eğer,
sokakların yalnızlığı ve sessizliğinin ortakları olarak, tuttukları köşebaşlarını yaz-kış aydınlatacaktır sokak lambaları...

Şehrin insanları derin uykudayken ya da tatlı düşler görmekteyken, aynı saatlerde, eskilerden kalma bir şarkının kulaklarla duyulmayan nağmeleri doldurur sokakları. 

Ve soylu bir semahla döner şehrin ölümsüz ruhu!...

Sokakların terkedilmişliği ve kimsesizliğinin tanıkları olarak dimdik gövdeleriyle köşebaşlarını tutmuş o sokak lambaları söyler, şimdi biraz da unutulmuş olan gecenin sessiz şarkısını...
   

Kimbilir? 
Belki de sadece, ışıltılarıyla karanlık gökyüzünü delik deşik eden yıldızlar anlıyordur onların dilinden, bir tek yıldızlar dinliyordur sokak lambalarının şarkısını: 
“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım..."

6 Mart 1997     
 



0 Yorum - Yorum Yaz
Seni gidi dut ağacı!
 

Komşular da, polisler de aynı şeyi söylediler:
“Kestir de rahat et!”
Gelgelelim, kestirmeye gönlüm razı olmuyor bir türlü.
Varlığından keyif duydum hep, mutlu oldum...
Ama bu duygularıma gölge düşürdün sen!
Balkonuma yaptığın gölgeye de benzemiyor bu. 
Seninkisi resmen ihanet!
Hani, “besle kargayı, oysun güzünü” misali...

Oysa ben ne methiyeler düzmüştüm sana:
“... Mutluluğumuzun, sevdalarımızın, kavgalarımızın da tanıkları oldular. Adeta tüm duygularımızın da birer ortakları... Sokaklarımızda yanyana ve üstüste dizilişleriyle bizi bize komşu yapan evlerimizin önünde heybetli birer nöbetçi gibiler. İçeri veya dışarı açılan kapılarımız hep onlara bakar. Yıllar öncesinden başlayan bir dostluk üzerine, dimdik gövdeleriyle bekler kapılarımızı dut ağaçları... Acılarımıza da, sevinçlerimize de ortak oldular. Şehrimizin de bir sembolüdür dut ağaçları...”
Radyodan seslendirdiğim bu sözlere onbinlerce dinleyici tanıktır.
Ama sen bu dostluğa ihanet ettin be, dut ağacı!
Evime giren hırsıza merdiven oldun!

Komşular da, evime tespit için gelen polisler de, hırsızın senin sayende evime girdiğini söyledi. 
Bu durumda, hırsızın suç ortağısın, dut ağacı!

Tahminim doğruysa, benim hırsızım çocuk yaşta olmalı!
Nasıl kızarım ona, dut ağacı?
Memleketim böylesi bir krizin girdabındayken...
Memleketimin insanları açlığın, sefaletin, çaresizliğin pençesinde kıvranırken...
O çocuğa nasıl kızabilirim?

“Devleti soyanların içinde, karşısında ceketimizi iliklediğimiz kimseler var” diyen ve bu yüzden de mazlum ve mağdur durumda bırakılan eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, bir başka konuşmasında da “Yolsuzluk çocukları da bozdu...” diye asıl meseleyi özetlemişken... Memleketimde banka hortumcusu yeğenler, devleti dolandıran, halkımı soyan onca mühim şahsiyetler varken... Ben hırsızıma nasıl kızabilirim?
Yarım paket sigaramla, ucuz çakmağıma bile muhtaçmış, baksana!
Eşim paniğe kapılmasaydı, “önemli bir zararım yok” diye olayı neredeyse bildirmeyecektim bile!

Senin balkonumun önündeki varlığından hep keyif alırdım.
Sokağımda teksin diye nasıl da gururlanırdım?
Ama şu yaptığına da ne demeli?
Hırsızım sana tırmanmış da dalmış açık penceremden içeri!
Suç ortağı olmuşsun!

Balkonumun önündeki varlığından artık tedirginim, bilesin dut ağacı!
“Kestir de rahatla” dediler ya senin için?
Gönlüm elvermese de, ara sıra sana bakışım değişmiyor değil!
Eve her giriş çıkısımda, gözüm sana her iliştiğinde, “Ah seni gidi ah!” diye içimden bir sitem geçiyor, haberin olsun! 
Çok içerledim sana! 

Bugünlerde kendine mukayyet ol! 
Ne yapayım?
Gücüm bir tek sana yetiyor be dut ağacı!

 



0 Yorum - Yorum Yaz

Müzik aletleri ve enstrumanlar


Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir...

Müzik enstrümanları incelendiğinde, Kızılderililerin genellikle vurmalı çalgılar kullandıklarını görmekteyiz. Davullar ve çıngıraklar, deniz kabukları, kuş gagaları, geyik tırnakları ve hayvan boynuzları birer müzik aleti olarak kullanılmaktadır. Flütler ve düdükler ayrıca bazı yaylı enstrümanlar kullanılır. Fakat, Avrupalılarla tanışmadan önce yaylı enstrümanlar Kuzey Amerika'da bilinmiyordu. Birçok kabile deri ile kaplı su davullarını ve çıngırak çeşitlerini kullanmaktaydı.

Amerikan yerlileri için davul hayati önem taşımaktadır. Davulun hayattaki bütün güçleri temsil ettiği düşünülür. Davulların ritmi, toprak ananın nabzının ve Kızılderili yüreklerinin simgesidir. Onların mistik güç taşıdığına inanılır ve kutsal oldukları kabul edilir. Davula insan muamelesi yapılır, onun ruhu olduğuna inanılır ve ruhunu tatmin etmek için davulun onuruna yiyecek ve içecek bırakılır. Yerliler davulun tonunu ayarlamak için tahtadan yapılmış su davulunun üzerine küçük bir delik açarlar, böylelikle ton ayarı için buradan su eklenebilir veya çekilebilir. Suyun çok az miktarı tınlama ve çınlama görevi yapar, fazlası ise tonu bozabilir. Davulların üst kısmı kurudukça ton yükselir. En çok kullanılan davul türü ise el davuludur ve isteyen kişi bu tip davula sahip olabilir. Büyük davullara nazaran bunlara sahip olmak için sıkı kurallar yoktur.

"Rattles" adını taşıyan çıngıraklarda en az davul kadar değerlidir. Sihirbaz hekim tarafından kötü ruhları kovmak için kullanılmaktadır. Bazı çıngıraklar bir at kadar değerlidir ve bir at fiyatına satılırlar. Çıngırakların içine kum ya da mısır tanecikleri, minik taşlar ya da tohumlar konur. Bacak çıngırakları genellikle "stomp" danslarında kadın dansçılar tarafından giyilerek kullanılır. Diz etrafına takılan küçük kaplumbağa kabuklarından yapılmış bu çıngıraklar, dansçının hareketleriyle ses çıkartır.

"Bull Roarers" boğa kükremelerine benzetilen, bir kordona iliştirilmiş, kenarları tırtıklı, ince ve düz tahta parçalarıdır. Başın üzerinde döndürülerek rüzgarda çalınan bir enstrümandır. Hopi Kızılderilileri, "bull roarer" sesini gök gürültüsüne benzettikleri için yağmur duasında kullanırlardı. Ayrıca mistik amaçlı törenlerde ruhların çıkardığı ses olarak da bilinirdi. Günümüzde halen az yağmur yağan bölgelerde kullanılır. Üzerinde şimşek resimleri görülür. Bazı kabilelerde ise artık çocuk oyuncağı olarak karşımıza çıkabilir.

Kızılderililer, özellikle 60'lı yıllardan itibaren kendi geleneksel müzik ve danslarına sahip çıkmaktadır. Kişiliklerini bulmak ve hayatta kalabilmek için geçmişe sarılmayı tercih etmektedirler. Yerli inancına göre "geçmişi kaybetmek kendini kaybetmektir." Dolayısıyla çağdaş yerliler bunun bilincinde olup geçmiş kuşaklardan aldıkları bu değerli mirası yeni kuşaklara aktarmaktadırlar. Böylelikle Amerikan tarihi boyunca yadırganmış, anlaşılamamış ya da hor görülmüş bu insanlar, doğru kaynaklar aracılığıyla kültürlerini ve inançlarını insanlara tanıtmış olacaktır. Müzik bu aşamada büyük rol oynayacak ve Kızılderililer için bir hayatta kalma metodu haline gelecektir.

R. Carlos Nakai

Tüm yerli törenlerinde flütlerin ve düdüklerin sesi duyulur. Özellikle Dakota bölgesinde yaşayanlar mükemmel flüt çalmaları ile tanınırlar. En ilginç düdük sesi ise "si yotanka" olarak adlandırılan ve Çim dansında kullanılan düdüktür. Bunun sesi tıpkı bir boğa gibidir. Atwater, Kızılderili flütlerinin dünyada en melankolik müziği ürettiği savunur. 
R. Carlos Nakai adlı flüt üstadı, bu tanıma verilebilecek en güzel örneklerdendir. Flüt çalan her yerli, kendi elinin boyutuna göre kendi flütünü yapar. Dolayısıyla aynı sesi çıkaran, tıpatıp birbirine benzeyen iki tane flüt bulmak mümkün değildir. Flütlerin üzerindeki parmak deliklerinin sayısı 5-7 arasında değişmesine rağmen, tamamen kişisel seçime bağlıdır. Ayrıca müzelerde sergilenen eski flüt örneklerine baktığımızda taştan yapılma oyma flütlere ya da insan kolundan yapılmış flüt çeşitlerine rastlayabiliriz. Tüm bu müzik aletleri tıpkı Kızılderililer gibi kendine has bir kültürün yansımasıdır.
 

 Carlos Nakai

Carlos Nakai, Kızılderili müziğinin dünyadaki sayılı isimlerindendir. Bir çok albümü var Nakai'nin. Yaptıklarının tamamı Pow wow tarzı olarak biliniyor. Barış ise müziğinde hiç vazgeçmediği temadır. Müzikleri meditasyon olarak da kullanılıyor.

 

R. Carlos Nakai'nin meditasyon olarak kullanılan bir eserinin clibi

  

     
Ana Sayfa Müzik videoları



0 Yorum - Yorum Yaz

Kızılderili müzikleri
Videolar - 2

Rainbow Canyon
Wayra
www.metinsert.com
Voices of Wind
Wayra
www.metinsert.com
A woman in me
Wayra
www.metinsert.com
Little Indian Girl
Indian Song
www.metinsert.com
Morning Blessing
Carlos Reynosa
  
Pow Wow
www.metinsert.com
Native American
Spiritual Music
www.metinsert.com
Within My Hearth
Mary Youngblood
www.metinsert.com
Amazing Grace
Mary Youngblood
www.metinsert.com
Wood Songs
Mary Youngblood
www.metinsert.com
Wounded Hearth
Hyda Maria
www.metinsert.com
Pan Flute World Music
Edgar Muenala
www.metinsert.com
Fala a Minha Alma
Speak to My Soul
www.metinsert.com
Middle East Sounding
Native Style Flute
www.metinsert.com
Last Song of Earth
G. Owen Pearse
www.metinsert.com
Native American Song
Walela
www.metinsert.com


Kızılderili müzikleri
Videolar

En iyi Kızılderili müziklerinden biri olan Annanau - Americanta
Tatanga
Manantial
www.metinsert.com
Rain Dance
Manantial
www.metinsert.com
Annanau
Okie Cardenas
Best of Native Music
www.metinsert.com
Don't cry out loud
Rita Coolidge
www.metinsert.com
Mississippi Queen
Rita Coolidge
www.metinsert.com
Lay-O-Lay Ale Loya
Sacred Spirit
www.metinsert.com
Ancient Winds
Indian Song
www.metinsert.com
Forget your sorrow
Waynavari
www.metinsert.com
Unforgiven Sunset
Waynawari
www.metinsert.com
Living Treasures
R. Carlos Nakai
www.metinsert.com
Creation Chant
R. Carlos Nakai
www.metinsert.com
R. Carlos Nakai
  
www.metinsert.com



1 Yorum - Yorum Yaz


Dünyayı güldüren adam
NASRETTİN HOCA

“Tarih mi kahramanları yaratır, yoksa kahramanlar mı tarih yaratır” sorusuna benim yanıtım, her zaman “tarih kahramanlar yaratır, kahramanlarsa tarihe yeni bir sayfa ilave eder” şeklindedir. Bu Nasrettin Hoca için da aynen geçerli. Nasrettin Hoca karakterini yaratan, Anadolu’nun o gün yaşadığı tarihi koşullardır. 

Nasrettin Hoca
zeki, nükteci, hazır cevap ve yerine göre kendisini saf göstermeyi ve nabza göre şerbet vermeyi de bilen bir davranışın da sembolüdür. Bu yüzden de tarih boyunca Anadolu insanının, halkın ta kendisi olmuştur. Ama inleyen ve baskı altında da olan bir halkın...

  

Nasrettin Hoca, tarih boyunca ezilen halktır

Bazı kaynaklar der ki; baskı altında yaşayan halk, tepkilerini dışa vurabilmek için Nasrettin Hoca’nın şöhretini kullanmış, ondan bambaşka bir insan tipi yaratıp kendine mal etmiş, kendi sözlerini onun ağzından söylemiş. Sonuçta halk onu öyle sevip bağrına basmış ki; zaman zaman onun dilinden olaylar icat etmiş ve “Nasrettin Hoca bir gün...” diye başlayan yeni yeni fıkralar da üretmiş.

Çoğumuzun asıl dikkatini çeken ve Nasrettin Hoca ile ilgili bize en çok çarpıcı gelen ayrıntı, onun son derece keskin zekasıdır. Zaten fıkraları da onun tek öğretisi olduğundan, bu fıkralardaki her ayrıntı Nasrettin Hoca’nın sadece nüktedan kişiliğini değil, o son derece keskin ve çoğu kişiyi hayrete düşüren zekâsını yansıtır. Öylesine güçlü ve bin yıla yaklaşık bir zamandır hala ölümsüz olan (ve asla da ölmeyecek olan) böylesi bir mizah yeteneği ve zenginliği, ancak bir insanın o keskin zekâsının ürünü olabilir. 

Ancak, yine de bugün bilinen pek çok fıkra, Nasrettin Hoca’nın kendisine ait olan fıkralardan değildir. Denilebilir ki, bugün bilinen Nasrettin Hoca fıkralarından pek çoğu Anadolu insanının kendisi tarafından üretilmiş ve Nasrettin Hoca’nın daha da efsaneleştirilmesine böylece destek olunmuştur. “Bizler Nasrettin Hoca’nın torunlarıyız” sözü de aslında bunu çağrıştırır ve bu gerçeği vurgular. 

Dolayısıyla, Nasrettin Hoca, aslında halktır, Anadolu halkının ta kendisidir. Nasrettin Hoca; inleyen, acı çeken, ağlayan, gülen, alay eden, umut eden, ezilen, aldatılan, aşağılanan, hor görülen ve daima sömürülen halktır. Bu yüzden de Nasrettin Hoca fıkraları 1000 yıla yakın bir zamandır ölümsüzleşmiş ve halk Nasrettin Hoca’yı hep bu fıkralarla yaşatarak, hayata zaman zaman bu fıkralarla direnmiş, zaman zaman kendisine yapılan haksızlıklara bu fıkralarla gönderme yapmış, zaman zaman da hayatın içinde kendisinin yaptığı yanlışlar için yine bu fıkralarla kendisini iğnelemiştir. Tıpkı Nasrettin Hoca gibi Anadolu insanı kendi kendisiyle de dalga geçebilmiştir. 

Anadolu insanı, zamanla “Nasrettin Hoca bir gün...” veya “Nasrettin Hoca demiş ki...” sözleriyle başlayan fıkralarla hayatı sorgulayan ve eleştiren “tepkiler” üretmiş ve Nasrettin Hoca’nın ağzından, Nasrettin Hoca’ya atfederek, onu daima yaşatmıştır. Kısacası, ortaçağdaki aydın tipleri arasında yer alan bir karakterdir Nasrettin Hoca. Ama, o bir halk aydını, bir halk filozofudur. 

Ancak, Nasrettin Hoca’yı, yaşamda sergilediği davranış biçimi olarak değerlendirmek gerekirse, onu tanımlamak “hem karşısındaki güçten korkan ürkek bir aydın, hem de herşeye rağmen sözünü de esirgeyemeyen yürekli bir filozof” şeklinde olabilir. Bu tür karakterde biri, doğal olarak insanoğlunun yaşamdaki en güçlü silahlarından biri olan mizah yolunu seçer. Böylece karşısındaki güçle alay eder, onu küçümser, eleştirir. Ve böylece var olan bir haksızlık veya adaletsizliğe de başkaldırabilir.
Peki, bunca sevilen ve ölümsüz hale getirilen Nasrettin Hoca’nın tarihimizdeki asıl esprisi nedir? İşte bu sorunun yanıtı onun yaşadığı Anadolu’daki tarihsel süreç ile ilgili. 

Nasrettin Hoca’nın fıkraları, onun tek öğretisidir. Onun fıkraları, bozuk düzene, adaletsizliğe, baskıya, yanlışlığa ve cehalete karşı birer eleştiri ve tepkiyi yansıtıyor. Hem de bu eleştiri ve tepki, insanoğlunun en güçlü sanatlarından biri olan mizah yoluyla yapıldığı için böylece ölümsüzleşebiliyor.
Ve onun mizahı alaycıdır da. Karşısındaki gücü alaya alıp küçümser. Hem de eğlendiricidir. 

Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar. Kısacası, baskı altında yaşayan halkın, tepkilerini zekice ve alaysı bir şekilde dışa vurmasının bir sembolüdür de Nasrettin Hoca. 
 
  
'Bindiğin dalı kesme!' Nasrettin Hoca heykeliAnkara Garı önünde Nasrettin Hoca
  Sonraki sayfa: Timur'a karşı Nasrettin Hoca



0 Yorum - Yorum Yaz
Dünyayı güldüren adam
NASRETTİN HOCA

Nasrettin Hoca için çok şey söylenmiş, hakkında çok şeyler anlatılmıştır. Ama tarihteki gerçek kimliği ve rolü konusunda doğru tanımlama çok az. Onun nasıl bir karakter olduğu bilinmediği ve sadece fıkralarıyla bilinen biri olduğu için, bugün bile onu hala kendisine çok gülünen, nüktedan, komik bir adam olarak algılar pek çoğumuz. Oysa bu çok büyük bir yanılgı. Çünkü o zaman Temel ile Nasrettin Hoca arasında hiçbir fark kalmaz. 

İşte biraz da bu amaçla, Nasrettin Hoca'nın 800. yaşında bir yazıyı yayınlamaya karar verdim. Hem Nasrettin Hoca’yı adına düzenlenen şenliklerle zamandaş olarak bir kez daha anmak, hem de gerçek Nasrettin Hoca’nın karizmasının korunmasına (!) bir parça katkıda bulunabilmek için.

Gerçek Nasrettin Hoca ile tanışmak isteyenler, bu yazıda biraz netlik bulabilecekler. O zaman da bir Nasrettin Hoca fıkrası duyduğunuzda ilk anda sadece gülmek mi yoksa düşünmek mi gerektiğine de bir karar verebilecekler belki.

İşte kısa bir Nasrettin Hoca fıkrası:

Nasrettin Hoca’ya bir gün sormuşlar:
“Dünyada neden insanların bir kısmı o yana, bir kısmı da bu yana gidiyor hocam” diye.

Nasrettin Hoca da  hemen cevap vermiş:
“Eğer herkes de aynı tarafa gidecek olursa, dünyanın bir tarafı boş kalır. O zaman da dünyanın dengesi bozulur ve dünya düşer” demiş...

  
Duyar duymaz hepimizin de hemen güldüğü bu fıkranın verdiği mesaj ise aslında düşünülmesinin gerektiği şeklindedir. Fıkradaki ana fikir ise: “hoşgörü”. Bu da bize Nasrettin Hoca’nın nasıl bir kişilik olduğu konusunda bir ipucu veriyor. Nasrettin Hoca, aslında bugün birçoğumuzun sandığı gibi, komik bir adam, bugünkü stand-up yapan sanatçılar gibi işi gücü milleti güldürmeye çalışmak olan, gülünecek biri değildir. İşte Nasrettin Hoca bu karakterde biridir. Nasrettin Hoca, bir halk filozofudur. Öğretileri ise, sadece fıkralarıdır. Çünkü Nasrettin Hoca'nın bir kitap yazmadığı biliniyor bugün.

Nasrettin Hoca, bir halk filozofudur

Nasrettin Hoca, aslında bir filozoftur. Hem de gerçek bir filozof. Öğretisi ise; yukarıda görüldüğü gibi birbirine karşı sevgi ve saygı ile hoşgörü çizgisinde dünyada tüm insanlığın kardeşçe yaşayabilmesi... Yukarıdaki fıkranın mesajını da aslında böyle anlamak gerekiyor. 

Bugün gerçekten de dünyada insanlar birbirinden farklı değerler ve düşüncelerle bir arada yaşamayı öğrenmek zorunda. Çünkü başka dünya yok, başka Türkiye yok. Dolayısıyla, bu çizgiyi tutturabilmenin yolu da “hoşgörü” ve farklı değerlerle düşüncelere karşı takınılacak eşit tutumdan geçiyor. Ama kendisinden farklı değerlere sahip ya da kendisinden farklı düşünüyor diye insanların birbirine yaptıklarına ve nasıl davrandıklarına bakılacak olursa, Nasrettin Hoca’nın dediği gibi, dünyanın bugüne dek hala yerinde durabiliyor olmasına bile şaşmalı, belki de şükretmeliyiz...

Nasrettin Hoca bu karakterde biridir. Bir halk filozofudur o. Öğretileri ise, sadece fıkralarıdır. Çünkü kendisinin bir kitap yazmadığı biliniyor bugün. Dolayısıyla, Nasrettin Hoca’nın tek öğretisinin onun fıkraları olduğunu düşünmek, daha doğru bir yaklaşım olur. 

Yukarıda aktardığım o fıkrasında yer alan mesaj, “hoşgörü”dür. Ama Nasrettin Hoca sadece bir “hoşgörü” çizgisine sahip biri değildir. O, aynı zamanda zalime karşı daima mazlumdan yana, ezene karşı ezilenden yana çıkmış biri olmuştur yaşamında. Kimi zaman adaletsizliğe, kimi zaman da zulüme göndermeler yapmıştır fıkralarında.

Ama Nasrettin Hoca’nın asıl öğretisi, insanoğlunun cehaletine karşı yapmış olduğu kavgada ve bu kavganın içeriğinde gizlidir. Onun asıl yapmak istediği, insanın içinde bulunduğu cehalet denizinden çıkıp da gözlerindeki gaflet perdesinden kurtulmasında yatar. Tıpkı, “kavuk” fıkrasında olduğu gibi, “eğer keramet bu kavukta ise, al bu kavuğu tak da sen konuş” derken, asıl kerametin bilgide aranması gerektiği mesajını verir. 

O nüktedan kişiliği Nasrettin Hoca’nın davranış biçimini yansıtır. Çağdaşı olan diğer düşünürlerden daha farklı bir tavır izlemiştir Nasrettin Hoca. Onun yaşamdaki davranış biçimi faklıdır, herkesin kendisine özgü davranışı olabileceği gibi, onun da davranış biçimi ve olaylara yaklaşımı, olaylara tepkisi, insanoğlunun en önemli silahlarından biri olan “alaycılık” ve “mizah”tır. 

Örneğin çağdaş zamanda yaşayan Mevlana’nın davranış biçimi, daha çok kendisini kent düzeyindeki elit bir tabaka ile buluştururken, Yunus Emre ise halka inmiş, halka gitmiştir. Ama her ikisinde de “içe dönük” bir davranış, bir “içe kapanıklık” ve “kendinde derinlik arama” gibi bir “kendine kapanma” tavrı yer alır. Oysa Nasrettin Hoca, bu iki karakterin de tam tersine bir davranış içindedir. Mevlana ve Yunus Emreye kıyasla Nasrettin Hoca tam anlamıyla “dışa dönük” bir kişiliktir. 
Nasrettin Hoca’nın aile kökenine ilişkin de çeşitli söylentiler yer alıyor. 
Onun bir Bey oğlu olduğunu savunanlar da var, sarayda yaşadığını da. Bazı araştırmacılar için, nedense onun bir halk adamı olması pek mümkün değil galiba... Bir Bey oğlu olsa, ya da sarayda yaşayan biri olsa, eminim ki, Nasrettin Hoca’nın yaşamdaki davranış biçimi çok farklı olurdu. Ya da en azından eşekle dolaşmazdı. Ama Nasrettin Hoca’nın aslında okuma-yazma falan da bilmediğini, bir köylü olduğunu ve sadece halk tarafından hakkında bu şekilde bir efsane uydurulduğunu söyleyenler de yok değil. 

Kaynaklar, Nasrettin Hoca’nın babasının eski bir kadı olduğunu ileri sürüyor. Ayrıca Nasrettin Hoca’nın iyi bir medrese eğitimi aldığı da anlaşılıyor. Çünkü bir dönem kadılık da yaptığını ve öğrencilere hocalık yaptığını da biliyoruz. 

Eşeğe ters binmesi ise, eski Yunan’daki filozofların okullarda öğrencilere ders verirken, sürekli yürüyerek ders anlatmalarını çağrıştırıyor. Örneğin; Aristotales, elleri arkasına bağlı ve başı yukarıda, gözleri yukarıya çevrili bir şekilde ve yalınayak dolaşarak ders anlatırdı. Nasrettin Hoca da, sembolik olarak eşeğe binip giderken bile, gözünün her zaman öğrencilerinin üzerinde olduğunu ve ders vermekten asla vaz geçmediğini anlatmak için bu yolu seçmiş...

  Sonraki sayfa: Tarih boyunca inleyen halk



0 Yorum - Yorum Yaz
800 yıldır ölmesine izin verilmeyen, hep yaşatılan karakter
Dünyayı güldüren adam
NASRETTİN HOCA

O, dünyayı güldüren adam.
O, Nasrettin Hoca!
O, bir halk filozofu!
Bu yıl onun adına düzenlenen şenlikler, Nasrettin Hoca Şenlikleri başladı... Şenlikteki slogan ise: "Nasrettin Hoca 800 yaşında!" 
Demek ki ölmemiş, hâlâ yaşıyor içimizde.

Zaman zaman fıkralarıyla ben de yazılarıma konuk ettim Nasrettin Hoca 'yı. Bu kez ise, Nasrettin Hoca'yı yaptığım bazı incelemeler ışığında asıl bilinmesi gereken gerçek kimliği, tarihimizdeki asıl yeri ve rolü ile birlikte anmak istiyorum.

Yörüklerin eski bir sözü vardır:
“Büyük adamın mezarı olmaz” derler...
Bu söz neresinden bakarsanız bakın gerçekten de çok anlamlı.  
Yine yörüklerin bir başka sözü daha var:
“Büyük adamın mezarı çok olur” derler.
Bu söz de gerçekten çok güzel bir anlam veriyor.

  

Buradaki her iki söz de, ilk bakışta birbiriyle çelişir gibi görünse de, söz konusu olan Nasrettin Hoca olunca, aslında aynı anlamı taşıyan sözler olarak önem kazanıyor. Çünkü, Nasrettin Hoca’nın doğum ve ölüm tarihi ve aslen nereli olduğu konusunda çok değişik söylentiler var.

Gerçekte nerede yaşadığına ilişkin de birbirinden farklı düşünceler var. Asıl mezarının nerede olduğuna ilişkin de çok değişik söylentiler duyulur. Ama Akşehir’de çok sonraları adına kurulan türbe dolayısıyla, bugün Akşehirli olduğu ve mezarının da Akşehir’de bulunduğu kabul ediliyor.
Akşehir'deki Nasrettin Hoca türbesiSivrihisar'daki Nasrettin Hoca heykeli
Nasrettin Hoca’nın doğumu, ölümü, memleketi vs. gibi tam bir netlik taşımayan ayrıntılarla uğraşmamak en doğrusu belki de. Bu konularda kesin bilgiler yok çünkü. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmese de, 13. yüzyılda yaşadığı söyleniyor.  Hatta bazı Batılı kaynaklar, onun hiç yaşamadığını ve sadece halk tarafından uydurulan bir efsane olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle bu polemiğe girmemek en doğru yaklaşım. Bence asıl önemlisi ise; Nasrettin Hoca’nın  felsefesi, öğreticisi ve temsil ettiği sembol kişilik. 
Bu yazıyı kaleme almamın asıl nedeni de bu.

Yani biz bu tarihi kişiliği hep fıkracı bir kişi olarak biliriz. Öyle sanmışız ya da bize hep öyle anlatmışlar. Bu yüzden olsa gerek, bir Nasrettin Hoca fıkrası duyduğumuzda mutlaka bu fıkraya gülmemiz gerektiği gibi bir şartlanmamız olmuş.  Ama düşünmemiz gerektiğini çok fazla ayırt edememişiz. İşte bu ayrıntı çok önemli. Neden mi?

Bugün Temel ile Dursun adının geçtiği Karadeniz veya Laz fıkralarına ve Kemal Sunal’a da gülüyoruz çünkü. Bu durumda eğer Nasrettin Hoca’nın gerçek kimliğini anlayamazsak, Nasrettin Hoca’yı Temel ve Kemal Sunal’la aynı yere koymuş oluruz... O zaman da Nasrettin Hoca’nın yaklaşık 800 yıldır hala neden ölmediğini, neden ölümsüzleştiğini anlayamayız.

İşte, yukarıda örneklediğim “büyük adamın mezarı” şeklindeki sözlerin anlamı da burada yatıyor. Çünkü ölümsüz insanların mezarı olmaz. Onların yattığı yerler bizim yüreklerimizdir. Bizim yüreklerimiz, yattıkları bu yer yaşatır onları. Milyonlarca insanın yürekleri. Ve işte bu yüzden, büyük adamların mezarları bu kadar çoktur.

  Sonraki sayfa: Bir halk filozofu: Nasrettin Hoca



0 Yorum - Yorum Yaz
Centaur efsanesi

 

Centaur (sentor), Yunan Mitolojisi'nde bedenlerinin üst kısmı insan, alt bölümü ise at şeklinde olan yaratıklara verilen isimdir. Yeleleri ve kuyrukları olan centaurlar, Lapithler kralı Ixion ve Nephele'nin çocuklarıdır. Ayrıca centaurların genç dönemlerinde kahverengi, ayrıca yaşlandıklarında ise beyaz renklere büründüğü söylenir.
Yunan mitolojisine göre, centaurlar insan torsosu ve başına ama bir atın vücuduna sahiptiler. Şarap tanrısı Dionysus'a taparlardı. Sarhoşlukları, şehvet düşkünlükleri ve genç bakireleri kaçırmalarıyla ünlüydüler. 

  
 

Yabani, azgın, içki ve şehvet düşkünü olarak tanımlansalar da, aralarında iyiler de çıkar. Kuzey Yunanistan'da Pelion dağı çevresinde yaşamış oldukları rivayet edilir. Bir efsaneye göre de, centaurlar Lapithae kralı Ixion ve Nephele'nin (veya bir bulutun) çocuklarıdır.

Centaurlar efsanesi

Kral bir gün Hera'yı ayartır ve gizli bir buluşma ayarlar. Ancak bunu öğrenen Zeus, bir bulutu Hera'nın şekline sokar ve yollar. Bu yüzden centaurlar, "ixionidae" ismiyle de bilinirler. Bir mite göre de Lapithler kralı ile Argos kralının kızının düğününde, sarhoş olup olay çıkarttıkları, hatta geline sarkıntılık yaptıkları için, centaurların bir çoğu lapithler tarafından öldürülür, kaçanlar ise sirenlerin yaşadıkları adaya sığınır. Ancak zamanla onlar da kaybolur gider...

 

Centaur efsanesi, muhtemelen at sırtında savaşa giden eski savaşçılardan gelmektedir. Centaurun sureti, görenlere çok faklı ve ürkütücü gelmektedir.

İnkalar'ın, Pizarro ve adamları M.Ö. 1533'de at üstünde geldiklerinde yanılmış olmaları da olasıdır. Çünkü inandıkları at ve insan birleşimi canlının gerçek olduğu fikri onları o sırada çok korkutmuştur.

Öte yandan Kızılderililerin de ilk önceleri atı tanımadıkları ve bu yüzden at üzerindeki beyazları at ile birlikte tek bir canlıymış gibi algıladıklarına ilişkin bazı söylenceler de bulunmaktadır.

(Yanda, Roma döneminde yapılmış bir centaur heykeli)

İngilizcede "centaur" (sentor) olarak kullanılan "kentauros" kelimesinin kökenine dair bir fikir birliğine ulaşılamamıştır. Teselyalı bir kavmin adından geldiği söylenir. İçinde "boğa" anlamına gelen "tauros" kelimesinin geçmesi de dikkat çekicidir, Ancak "ken" hecesinin antik Yunancada bilinen bir anlamı olmadığından, kelimenin anlamı tam olarak açıklanamamaktadır.

En ünlü centaurlar

Mitolojideki centaurlar arasında en ünlüleri Nessos, Hiron (Kheiron), Folos (Pholos) ve Evritiyon'dır. Hepsi Herakles hikâyelerinde geçmektedir. İleos ve Roitos ise, Atalanta'ya saldırı girişimi sırasında Meleager tarafından yok edilmişlerdir.

Nessos Efsanesi

Nessos (Nessus, Attika Yunancasında Nettos ve Netos): "Herakles efsanesi"nde önemli rol oynayan bir centaur.

 

Nessos efsanesi (Kanlı gömlek): Yunan mitolojisinde, Herakles'in eşi Deianeira, Kalydon kralı Oineus ile Althaia'nın kızı ve Meleagros'un kız kardeşidir. Herakles, Hades'e indiğinde Meleagros ile karşılaşır ve o ona kızkardeşi Deianeira ile evlenmesini söyler. Fakat Herakles kızı alabilmek için Akheloos ırmağı ile dövüşür, kazanır. Ve bir gün Kalydon'dan ayrılır ve yolda derin bir ırmaktan geçmek zorunda kalır. Orada centaur Nessos'u görür ve ondan yardım ister. Nessos yardım eder, fakat tam Deianeira'yı geçirirken kadına tecavüze yeltenir. Bunu duyan yiğit hemen gelir ve Nessos'u Lerna canavarının kanına batırılmış ok ile vurup öldürür. 

 

Nessos ölürken Herakles'ten öcünü alabilmek için kanlı gömleğini Deianeira'ya verir ve "Bunu kocan için bir gün kullanabilirsin" diyerek, gömleği kocasına giydirdiği takdirde onun aşkını sonsuzcasına kazanacağını söyler ve buna inandırır. Ve bir gün Herakles esir aldığı kızı eşine gönderir, fakat Deidaneira kız ile kendisini aldattığını düşünür. 

 

Bir tören esnasında Denaieira, Herakles yeni bir gömlek isteyince ona Nessos'un kanına batırılmış gömleği verir. Nessos'un kanlı gömleğini giyen Herakles acıdan kıvranmaya başlar. Bedenine yapışmış olan bu gömleği derisi soyulmak pahasına çıkarmaya çalışsa da bunu başaramaz. Sonunda, dağlardan kökleriyle söküp çıkardığı devasa çamları meydana yığar ve büyük bir ateş yakar. Ve kendini alevler içine atarak hayatına son verir.

Bu efsane, daha sonra Sophokles'in "Traksis kadınları" adlı ünlü tragedyasına da konu olmuştur.

Diğer yandan "Nessos" ismi ile anılan bir vazo ressamı da vardır ve adını da M.Ö. 600 yılına tarihlenen "kentaur mücadelesi" üzerinde betimlenen bir vazodan alır.

Nessos'un kanlı gömleğinin sembolik anlamı: bir çeşit kandırmaca ile üzerimize giydirilen ve ancak yalazlarla çıkarılabilen bir gömlek. Bazen de günümüzde zor ve bedeli ağır sorumluluklar gerektiren tehlikeli bir görev anlamında da kullanılmaktadır. Anadolu'da dilimize de yaygın olarak yerleşen "ateşten gömlek giymek" deyimi de, bir anlamda işte bu efsaneden kaynaklanmaktadır.

Hiron Efsanesi

Hiron (Kheiron veya Chiron):
Herakles efsanesinde önemli bir rol oynayan bir başka, bilge ve iyi centaur.

Hiron, sağduyusu ve bilgisiyle diğer centaurlardan ayrılır. "Bilge centaur"dur.

Tıp ve avcılık bilgisini Apollon ve Artemis’ten almıştır.
Akhilleus, Kastor, Odysseus öğrencileri arasındadır.
Lapithler'le yapılan savaş sırasında rastlantı sonucu Herakles’in oklarından biriyle vurulur. Çektiği acıyı sonlandırmak için ölümsüzlüğünü Prometheus’a bırakır.



Melez bir toplum: Rumlar

Rum, halk veya ulus değil, melez bir toplumun adıdır
Bizans ve Anadolu

Bizans, doğu topraklarını ayrı idarelere böldüğünde, kendi merkezine göre doğuda kalan toprakları da “güneşin doğduğu taraf” anlamına gelen “Themata Anatolika” diye adlandırmıştı. “Anadolu” adının kaynağı, kökeni ve anlamı da bu oldu.

Bizans’ın gerçek kökeninin Roma İmparatorluğu olması ve Doğu Roma İmparatorluğu’nu temsil etmesi dolayısıyla, bu durum, Selçuklu ve Osmanlılar için, Anadolu’nun hep “Rum”, yani “Roma ülkesi” ya da “Roma diyarı” diye tanımlanmasına neden oldu. “Bizans” adını pek kullanmayan Selçuklu ve Osmanlılar, imparatorluğun Balkan eyaletine de “Roma’ya ait” anlamında “Rumeli”, yani “Roma diyarı” demişlerdir.

Melez bir toplum: Rumlar

Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde, Anadolu topraklarında bulunan ve Hıristiyan olan kimselere, özellikle Osmanlılar döneminde “Rum”, ya da “Rumi” (yani Roma’ya ait) denilmeye başlanmıştı. Genel olarak Batı Anadolu, Trakya, Adalar ve Balkanlar’daki Hıristiyanlar, Osmanlılarca “Rum” olarak nitelendirilir. Bu bakımdan, Rum topluluğunun tümünün de Yunan kökenli olmadığı görülür.

Yukarıdaki tanımlamaya göre, zaten “Rum” diye bir ulus veya halk da yoktur. Tarihin gördüğü yeryüzünün en geniş topraklarına yayılmış bir imparatorluk kuran Osmanlılar’ın egemenliği altındaki her yerde yaşayan insanların Türk olması nasıl mümkün değilse, Osmanlılar öncesinde, tarihteki en geniş topraklara yayılan imparatorluk olan Romalılar’ın egemenliği altındaki –bu topraklardaki tüm nüfusun hepsi de aynı ırk ve halka ait olamayacağına göre– çeşitli ırk ve mezheplere ait insanlar için bu deyim kullanılmıştır.
Dolayısıyla, “Rum”  tanımlaması, melez bir toplumun adıdır.

Opr. Dr. M. N. Dinçsoy, “Tüm bilim kitaplarında Rum adı, Roma ile Bizans imparatorluklarının yayılma alanında yaşayan Ortodoks Hıristiyanlarla birlikte herkese ve hatta Kuran-ı Kerim’de de, Anadolu ve Bizans devletlerini belirtmekte kullanılmış melez bir toplumun adıdır” der ve Kuran’dan da “Rum Suresi”ni buna örnek gösterir. (Opr. Dr. M. Niyazi Dinçsoy - Yöremizin Tarihinde Turgutlu’nun Dramı ve Mustafa Kemal Atatürk, Sf: 308)

Anadolu’daki “Rum” diye tanımlanan insanların ise, M. Ö. 1200 yıllarında Batıdan buraya göç ettikleri ileri sürülür. Tarihteki Dor istilası, eski Yunan ve Atina devletleri zamanında karanlık bir dönemin başlamasıyla, buralardaki çeşitli toplulukları Anadolu’ya doğru iten bir hareketi yoğunlaştırır. Ege’nin Asya kıyılarına yerleşme ve düzensiz bir şekilde klasik devirde gerçekleşen etnik birlik ise birbirini izleyen karma dalgalar halinde olur.

Bazı yazarlar, bunun tek nedenini Yunanistan kıtasının aşırı kalabalık oluşuna bağlarken, bazıları da “sömürgeleştirme”nin sonucunda bunun doğduğunu ileri sürerler. Yunan Mitolojisi, bir bakıma kendi tarzı içinde bu “sömürgeleştirme” olayını anlatmaktadır. (Eckart Peterich - Küçük Yunan Mitologyası) Bunun ayrıca Homeros’un şiirlerinden de anlayabiliyoruz. (Homeros - Odysseus ve İliada destanları)

Andre Ribard ise, tarihteki bu Dor istilasını, demirin keşfiyle özdeşleştirir ve demir madenlerinin bulunmasına, demirin işlenmeye başlanmasına bağlar. Demirin keşfi, sert savaşçılar olan Dor’ları bu bölgeyi istilaya iter. Ribard, “Dorlar, Akalar’ı Yunanistan’ın kıyı vadilerinden sürüp çıkarmaktadırlar. Akalar büyük topluluklar halinde Küçük Asya’ya (Anadolu) doğru kaçarlar... Demirin saltanatı, bir yıkımla, bir felaketle başlıyordu...” diyerek, Dorlar için yönetmenin kölelikle özdeş olduğunu anlatır. (Andre Ribard - İnsanlığın Tarihi, Cilt: 1, Sf: 67, 69, 82) “Sömürgeleştirme” ve “köleleştirme”nin sonucunda da, ortaya çıkan açlık ve sefaletin yansımasıyla gerçekleşen göçler, bir anlamda istila ve zulümden de kaçış, açlık ve sefaletten kurtulma arayışıdır...

Bu göçler sonucu, Batı Anadolu’ya gelenlerin İzmir ve çevresine yerleşmeye başladıkları görülür. Bu topluluklar, yaşadıkları ve yerleştikleri yerlerde bir egemenlik kurabilecek yapıda olmadıklarından, Anadolu ve Ege kıyılarında kendilerinden sonra (veya önce) kurulan İonya, Frigya, Lidya, İskender ve Pers ile en son da Bizans ve Selçuklu ile Osmanlı uygarlıklarını yaşadıklarından ve bu uygarlıklara karıştıklarından, daha çok “melez” bir toplum olma özelliğindedir. Dilleri ise, 12. ve 13. Yüzyıla kadar, çoğunlukla o dönemde Anadolu’da egemen olan Grek dilidir.

Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde ise, bu insanlara “Rum” denilmeye başlanır.
“Türkleşme” ile birlikte “İslamlaşma”ya da başlayan Anadolu’da, İslamlaşmadan önce ise dilde bir değişim görülür. Türk ve Rum kesimin, zamanla birbiriyle karışa kaynaşa topluluk ilişkilerinin ilerlemesi sürecinde, Türkçe onların da dili olmaya başlar.

Türkçe, Osmanlı devrinde ortak bir dil haline gelir. Ve bu dönemde de, ortak dil olarak Türkçe konuşan, ama dinleri farklı olan Hıristiyan ve Ortodoks topluluklara (yani dilleri aynı, dinleri ayrı Anadolu insanı) “Rum” denilmeye başlanır.

Örneğin Evliya Çelebi, Anadolu’nun her yerinde yaygın bulunan, ana dili Türkçe olan Hıristiyanlara Alanya ve Antalya’da rastlar ve “Alanya kadim eyyamdan beru Urum (Rum) keferesi bir mahalledir... Amma asla Urum lisanı bilmeyup batıl (batılı) Türk lisanı bilirler...” ve “Antalya, Urum keferesi mahallesidir. Amma keferesi asla Urumca bilmezler. Batıl Türk lisanı üzre kalamet ederler...” der. (Evliya Çelebi - Seyahatname)

Topluluklardaki ilk alış verişin kültürel oluşu ve bunun da ilk aracının “dil” olması dolayısıyla, Anadolu’daki değişim ilk olarak dildeki Türkçeleşme ile birlikte ve “Anadolu’nun Türkleşmesi” süreci olarak başlar. “İslamlaşma” ise sonradan gelir...

“Anadolu’nun İslamlaşması” sürecinde ise, Rum topluluklarından da İslamiyeti benimseyenler olduğundan, ortak dili Türkçe olan Anadolu insanı, artık Türk, Rum, Ermeni vs. olarak değil de, “Müslüman” ve “Gayrı-Müslim” diye birbirlerinden ayrılarak sınıflandırılır. 

“Bazı tarihçilerimiz konuştukları Türkçenin saflığını ileri sürerek bu insanların Türk Hıristiyanlar olduğunu, hatta Anadolu’nun 4 bin yıllık Turan halklarını barındırdığını yazmışlarsa da, bu konuda sağlam kanıtlar yoktur. Dilleri Türkçe, dinleri Hıristiyan olan bu gurup, Cumhuriyetten sonra, Rum sayılıp Yunanistan’a gönderilmiştir. Yalnızca Hıristiyan oldukları için Türklüğü kabul edilmeyen, ama kendilerini de Yunanlı saymayanların değişimi tartışılmıştır...... 1924-1930 yılları arasındaki değişim, yalnızca dinleri İslam olanların Türk sayılmasıyla ele alındığı iddiasıyla tartışma konusu olmuş, Kemal Karpat, ulusçuluğa yönelmiş laik Türkiye’de dinin ölçü alınmasındaki çelişkiyi belirtmiştir. Ona göre, Türkçe konuşan Anadolu Hıristiyanları Yunanistan’a gönderilmiş, Slav kökenli Pomak da İslam olduğu için Türk kabul edilmiştir.” (Doğan Avcıoğlu - Türklerin Tarihi, Sf: 159)

“Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabında Dido Sotiriyu da anılarında bu dramı anlatır. 




0 Yorum - Yorum Yaz

Dünyanın en kadersiz ulusu
KIZILDERİLİLER

"Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir..."

Tarih bir kurmacadır belki. Bu kurmacanın en somut örneği Kızılderilerin başına gelenler. Bu kadar kadersiz bir ulusa dünya tarihinde pek rastlanmasa gerek. Hem toprakları ellerinden zorla alınsın, hem yaşama biçimleri ve inançları zorla değiştirilsin, bütün bunlara başkaldırmaya çalıştığında "vahşi" denilerek yok edilsin! Güneşe, aya övgüler düzen, toprağı, ağacı, kuşu dinleyen, dünyayı onlarla birlikte algılayan Kızılderililer mi vahşi, yoksa bir avuç toprak uğruna bir ulusu dahi yok etmeyi göze alan Beyaz Adam mı?

Onlar doğanın vahşi olduğunu ilk kez beyaz adamdan duydular ve ondan sonra onlar da "vahşi"liğin içinde kaldılar. Önce yüzlerine dostça gülen, ardından bir takım belgeler imzalatıp toprakların bir bölümüne yerleşen ve daha sonra onları topraklarından kovalayan beyaz adamlardan da, verdikleri sözlerden de, onların "adalet" anlayışından da, onların taptıklarını söyledikleri aynı Tanrı'nın adaletinden de, birşey anlamadılar.

Dağların, dağlardaki vadilerin insanlarıydı onlar ama çöllere hapsedildiler. Topraklarını bırakıp beyaz adamın belirlediği çorak topraklarda yaşamaya zorlandılar. Ve beyaz adamın acımasızlığına, vahşiliğine daha fazla karşı koyamadılar ve boyun eğdiler. Ve son kızılderili lideri Gerenimo da teslim olduğunda yüzlerce kızılderili ulusu, yüzlerce dil, yüzlerce kültür yeryüzünden silinmiş, onbinlerce yıllık birikim ve bilgelik yok edilmişti.

Bir Kızılderili reisin dediği gibi: 'Verdikleri sözün sadece birini tuttu çatal dilli soluk yüzlüler: 'Topraklarınızı alacağız' dediler ve aldılar". Bu söz de bana tıpkı bir Afrikalı'nın emperyalizmin 20. yüzyılın başlarında geri kalmış ülkeleri nasıl sömürgeleştirdiğine ilişkin söylediği sözleri anımsatıyor: “Beyazlar Afrika’ya geldikleri zaman, bizim topraklarımız, onların İncil’leri vardı. Bize önce İncil’i tanıtıp, ardından da gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımız zaman bir de gördük ki, onların artık toprakları, bizimse sadece İncillerimiz vardı ellerimizde…”   Tıklayınız: Dindar emperyalizm

Şimdi onlardan geriye kalanlar kendilerine ayrılan çorak topraklarda kendi kültürlerini koruyarak yaşamaya çalışıyorlar. Ancak beyaz adamın hala gözü doymuş değil. Zorbalığını ve vahşiliğini asimilasyon politikasıyla devam ettiriyor. Çağdaşlaştırma kisvesi altında bir ulusun kültürü tamamiyle yok edilmeye çalışılıyor. Tıpkı "globalleşme", "küreselleşme" adı altında dünyanın diğer ülkelerine yapılmaya çalışıldığı gibi 

Ne yaman çelişki: Beyaz adam bugün ürettiği ürünlere dün yok ettiği insanların isimlerini vermekten de geri kalmıyor. Tıpkı arabasına Cherokee, ayakkabısına Nike, helikopterine Apache ismini verdiği gibi. Hani insanın, Kızılderililer'e saygılarını ya da özürlerini ifade etmek için beyaz adamların böyle yaptıklarını düşünesi geliyor neredeyse. 

Ama... Gerçeği bir de onlardan dinleyelim:  Onların ağzından

gözyasi surgunu

Resim: "Gözyaşı sürgünü"

  

     
Ana Sayfa Sonraki sayfa



1 Yorum - Yorum Yaz
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir...

Yaşamları


Kızılderililer hakkında öğrenilecek ilk şeylerden biri, pek çok türleri olduğudur. 
Bir Kızılderiliyi ilk olarak tepee'si içinde yaşayan, makosenlerinden alın bantlarına kadar boncuklarla parıldayan, tüylerden yapılmış güzel başlığını takan, örgülü uzun siyah saçlarıyla tomohawk'ı, davulu, tam-tam'ı, bıçağı ve hepsinden önemlisi, gösterişli bir şekilde süslenmiş, kol kadar uzun gövdesi olan kırmızı taştan piposuyla düşünürüz. 

1541'de atlı İspanyollar Büyük Ovalar'a vardıklarında Kızılderililer'in kullandığı yegane yük hayvanı köpeklerdi. Kaçan İspanyol atlarının Kızılderililer tarafından kullanılmasıyla birlikte eşsiz bir kültür doğmaya başladı. Göçebeliği yaşam biçimi haline getiren, özellikle Büyük Ovalar'da ve batısında yaşayan Sioux, Cheyenne, Arapaho, Apache ve diğer kabileler için at gerek yaşam biçimini destekleyen hatta oluşumuna katkıda bulunan son derece önemli bir araç, gerekse statü ve zenginlik göstergesiydi.
 

Dilleri
  İşaret dili Büyük Ovalar'daki Kızılderili kabilelerinin ortak anlaşma biçimlerinden biridir. Klavvolar'ın işaret diliyle mükemmel konuştukları biliniyor. İşaret dili kuzeyde Crowlar'ın yardımıyla Kanada topraklarına kadar uzanmıştı. Benzer bir iletişim örneği olarak duman işaretleri gösterilebilir. 
Cherokee
halkından Sequoya'nın 1809'da geliştirdiği alfabe bilinen tek Kızılderili alfabesidir ve yazılı geleneği olmayan bir dil için dünya tarihinde eşi görülmeyen bir örnektir.

Avrupalılar'ın gelmesinden önce Kuzey Amerika'da konuşulan Kızılderili dilleri 300'den fazlaydı. Bu dillerin en az yarısı belgelenmeden ortadan kalktı ve geri kalanlarda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Şu anda en çok konuşulan diller arasında Navajo (100.000), Creec (70.000), Ojibwa (50.000) ve Sioux (20.000) bulunuyor. Özellikle ticareti kolaylaştırmak amaçlı ortak jargonlar gelişmişse de, Kızılderili dilleri bir genelleme yapılamayacak kadar farklı yapılara sahiptir. Sanılanın aksine aynı bölgedeki Kızılderililer bile aralarında anlaşamazdı. Buna karşılık Kuzey Amerika'da birçok yer hala Kızılderili adı taşıyor. Minnesota, Oklahoma, Chicago gibi...


Yaşam biçimleri
Kabilelerin coğrafi dağılımı geçim yöntemlerini doğa ve iklim koşullarına bağlı olarak etkiler. Büyük Ovalar'daki kabilelerin yaşamları temel olarak buffaloya bağlıydı ve sürülerin peşinde göçebe bir yaşam tarzını getirmişti. 
Beyaz Amerikalılar'ın Kızılderililere karşı zaferi ancak milyonlarca buffaloyu yok etmelerinden sonra gerçekleşti. Güney ve güneybatı halklarının özgün tarımsal yöntemleri ve meyve bahçeleri savaşlar sırasında ortadan kalktı.
Atlas Okyanusu ve Büyük Okyanus'un kıyı bölgelerindeki halkların geçim kaynakları orman ve su ürünleriydi. Ancak beyazların bu kaynakları sahiplenmesiyle pekçok Kızılderili ölecek duruma geldi. Bir kısmı da gerçekten öldü.

İnançları

 

 

Eskimo dışındaki Kuzey Amerika kabilelerinin ortak inancına göre bir yaratıcı dünyayı yaratmış, efsanevi bir lider ise kabileye kültürünü öğretmiştir. Ayrıca doğal olayları kontrol eden ruhlar vardır. bu ruhlarla yaratıcının ortak varlığı tek bir ruhsal güç olan Büyük Ruh Manitu'yu oluşturur. Bir çok kabilede ölümden sonra yaşama ve reenkarnasyona inanılır. Kızılderililere göre evren, merkezinde dünya olan çok katmanlı bir yapıdadır.
Şamanların ruhlarla ilişki kurabildiğine inanılır. Kızılderili inancının temelinde yatan tüm yaratıkların kardeş olduğu fikri, doğa ile kurdukları olağanüstü ilişkiyi açıklayabilir.

Kadınlar

Kızılderili kadını kendi toplumunun büyük yaşam çemberinin tam ortasında yer alır. Askeri ve yönetsel işlerden dışlanmaz. Aileyi çekip çevirme görevini onu birilerin bağlısı değil, tersine bir bütünün parçası yapar. Bir çok kabilede mallar kadına ait sayılır, mal ve ünvanlar kadın tarafından ilerler. 

Kadınlar Cherokee ve Iraquois halklarında aktif olarak yönetim görevi alır. Kızılderili kadını topluluk içinde üstlendiği görev ne olursa olsun bu görevi yerine getirme başarısına paralel olarak onurlandırılır ve mutlak saygı görür.