Duvar

DUVAR...
 

1980’lerle birlikte dünya kapitalist sistemi içine düştüğü krizden çıkmak ve azalan kâr paylarını arttırmak için “küreselleşme” ve “yeni dünya düzeni” adlarıyla bir dizi uygulama başlattı. Bu uygulamalar doğrultusunda, yerli işbirlikçileri vasıtasıyla bir çıkmaz içine düşürülmemiz sonucu, yoğun propagandalarla toplumun gündemine sokulan  “özelleştirme”, bu nedenle emperyalist tekellere yeni kaynak aktarımı ve ekonomik kuşatma anlamına da geliyor.

Bir yandan da “soğuk savaş”yıllarında karşılarında bir alternatif oluşturan solu da siyasal olarak kuşatabilmek ve zayıflatmak için “yeşil kuşak” projesi uygulamasına girişildi. 

Kapsamlı bir “yeniden yapılandırma programı” olan tüm bu politikaların Türkiye’de uygulanması ise 24 Ocak Kararları ile başladı ve 12 Eylül Hareketi ile de bu amaca uygun ortam sağlandı. 12 Eylül’ün bir hedefi de, Türkiye’deki anti-emperyalist akımların pasifize edilip, toplumun iç dinamiklerinin köreltilmesi, böylece emperyalist politikaların uygulanabilmesinde ortaya çıkabilecek engelleri de yok etmekti. Emperyalizmin tam egemen olabileceği bir ortam yaratabilmek adına bundan sonraki adım olarak ise, topluma yeni bir felsefe, yeni bir senaryo dayatıldı.

“Türk-İslam sentezi” adıyla 1980’lerde emperyalizmin “yeşil kuşak” projesinin ilk tohumları ekildi. 12 Eylül’den sonraki ilk sivil yönetim olan  Özal Hükümeti ve ardından gelen diğer hükümetler, 24 Ocak kararları ve Türk-İslam sentezi projesini özenle uygulamaya koyarken, Türkiye de ekonomik olarak IMF ve Dünya Bankası’nın, politik olarak ABD ve AB’nin güdümüne, iç dinamiklerle oynanması sonucunda da dinci akımların kuşatmasına sokuldu.

1990’lı yıllar, Türkiye’de karşı devrim hareketinin geliştiği yıllar olurken, şimdi iktidardaki AKP'lilerin eski lideri, o zamanki Başbakan Yardımcısı Erbakan’ın TBMM kürsüsünde söylediği“Kanlı mı olacak, kansız mı?” sözü ve Erbakan'ın talebesi şimdiki Başbakan R. Tayip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde “Camiler kışlamız, müminler askerimiz, minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz” şiiri, karşı devrim harekâtının başladığının ilk ince mesajlarıydı. 

Bu arada 12 Eylül harekâtının silindir gibi ezip geçtiği sol, bir yandan bölünmüşlüğün pençesinde kıvranırken, emperyalizm eliyle uygulamaya konulan “yeşil kuşak projesi”Türkiye’yi adım adım emperyalizmin ve en gerici müttefiki durumundaki ‘karşı devrimci dalga’nın pençesine düşürdü. Türkiye’yi bir "Ilımlı İslam Cumhuriyeti" yapma ve cumhuriyet devrimlerinden rövanş alma kararlılığıyla yola çıkan Erdoğan liderliğindeki AKP, ABD’nin BOP projesinde rol üstlenip, Irak’ı altın tepside sunması karşılığında, iktidara taşındı. Erdoğan’ın iktidara yürürken “Bu şarkı böyle bitmez” sözleri, laiklik karşıtı eylemi dolayısıyla mahkum olmasından dolayı laik sisteme karşı öcünü alacağını yansıtan söylemden başka bir anlam taşımıyor. 

Şimdi ise Erdoğan, karşı devrimin bayrağını Çankaya’ya dikmeye hazırlanıyor. 

Erdoğan veya onun işaret edeceği biri Çankaya’ya çıkarsa ne olur? Kimsenin şüphesi olmasın, Türkiye’yi "Ilımlı İslam Cumhuriyeti" yapma ve emperyalizmin tam boyunduruğuna sokmanın tüm yolları da açılmış olur! Bu zihniyetin Çankaya’yı ele geçirmesinden sonra da, “başkanlık sistemi”ne geçilmesiyle birlikte gerçekleşecek sivil bir diktatörlükle ülkeyi adım adım emperyalizmin güdümünde bir İslam Cumhuriyeti yapma adımları da atılmaya başlanacak.


Peki, kendisini her zaman “toplumun en uyanık” kesimi olarak tanımlayan sol, acaba gerçekte ne kadar uyanık, asıl tehlikenin ne kadar farkında? 

Toplumdaki “cumhuriyetçi refleks” siyasal islamın Çankaya’yı kuşatmasına tepki koyarken, diğer yandaysa sol aslında şöyle bir sınav veriyor: Türkiye’deki sol, acaba geçmişte İran’daki solun düştüğü tuzağa düşer mi, o kadar cahil mi? İşte sorunun en can alıcı noktası burada düğümleniyor…

Bugün ülkemizde gerek solun, gerekse demokrasi mücadelesinin çok büyük mevziler kaybettiği bir gerçek. Dimyat’a pirince giderken, şimdi de eldeki bulgurdan olma noktasına gelinmiş gibi, cumhuriyet, “elde kalan son mevzi” niteliğinde. Ayrıca 12 Eylül’ün silindir gibi üzerinden geçip, toplumsal dönüşüm yaratacak iç dinamikleri köreltmesinden sonra da, uygarlık yolunda daha da gerilere düşüldü. Karşı devrimci bir dalga da yaratılarak, iç dinamiklerle dinci akımların oynayacağı bir ortam da oluşturuldu. Bunun anlamı da; Türkiye’nin 19 Mayıs 1919 öncesi koşullara geri götürülerek, emperyalizmin tam boyunduruğuna sokulması planıdır.

Müneccim olmaya gerek yok. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde "Eşgüdüm Başkanı"görevi verdiği Erdoğan’ın “Benim asli görevim ülkemi yabancılara pazarlamaktır” sözleri ve başdanışmanı Zapsu'yu ABD’ye gönderip “Bu adamı kullanın” diye yalvarttırması, gelecekteki tabloyu gözler önüne seren ipuçları…

Öyleyse… Bugün sola ve aydınlara düşen, bu karanlık senaryonun önünde “duvar” olmaktır. İlk temel, 14 Nisan’da Tandoğan’da atıldı. Şimdi de bu duvarı tüm yurtsever ve anti-emperyalist unsurlarla birlikte sol güçlendirmelidir. 

Unutulmamalı ki; emperyalizme karşı mücadele, onun müttefiki olan gericilik ve faşizme karşı mücadeleden geçer. Tüm demokrasi güçleri ve sol, kaprislerini bırakıp,“birlikten kuvvet doğar” felsefesini kılavuz edinip birleşmeli ve karşı devrimin önünde bir “duvar” oluşturmalıdır. Yoksa… Yarın her şey için çok geç kalınmış olacak…

                                             “Kurtulmak yok tek başına
                                             
Zincirden ve yumruktan
                                             Ya hep beraber, ya hiç birimiz…”

Ocak 2007

Yorumlar - Yorum Yaz