İbn-i Cinni Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy, ilk dedelerinin Emeviler döneminde yaşadığını dikkate alarak aile kökenini araştırmış, çalışmaları sonucunda böylece oldukça ilginç ama gurur verici bir “soyağacı” ortaya çıkarmıştı. Araştırmalarını ancak Emeviler dönemine kadar götürebilmiş, daha önceki dönemlere ait geriye doğru sürdürememişti.
Emevilerden öncesine gidilememesinin nedeni ise, bu dönem öncesine ait dedelerinden kalma bir esere ulaşılamamış olmasından dolayıdır. Bu nedenle, "ilk cinni"nin kim olduğu ve kimliği konusunda net ve kesin bir şey söyleyebilmek mümkün değil. Ama "son cinni"nin kim olduğunu ise rahatlıkla açıklayabilirim.
Kendisini “Son Cinni” olarak tanımladığım İbn-i Cinni Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy, 1995 yılında bu soyağacı çalışmasının bir örneğini bana da vermişti. Op. Dr. M. Niyazi Dinçsoy’un bana verdiği bu soyağacına göre, tarihte “İbn-i Cinni” olarak geçen karakterler Emeviler, Abbasiler, Buveyhiler, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemine göre sıralanıyor:
Emeviler döneminde yaşayanlar
Ebu’l Hasan:
En eski "cinni"lerden ve dedelerindendir.
Yapıtı olmadığı için, biyografisini öğrenemedik.
Hasan İbn-i Salih:
Asıl adı Ebu Abdullah (Abdullah’ın babası anlamında)’dır. 718 yılında, yani, İslamiyetin doğuşundan 108 yıl sonra Hemedan’da doğmuş ve 788’de ölmüştür. Süfyan-ı Servi’nin akranıdır. Hadis ilminde güvenilir bir bilgindir. Tebe-i Tabii’den daha büyük bir Hadis ve Fıkıh alimidir. “Sünen-i Tirmızı”, “Sünen-i Ebu Davud”, “Sünen-i Nesai”, “Sünen-i İbn-i Mace” adlarında 4 sünen kitabında yer almıştır, adı geçer.
Babası Salih başta olmak üzere, “Ebu İshak”, “Amr İbn-i Dinar”, “Abdullah bin Muhammed bin Akıl”, “Abdüzaziz bin Refi”, “Muhammed bin Amr bin Akaame”, “Said bin Ebu Urve” ve daha bir çok zevattan Hadisi Şerifler yorumlamıştır. Ayrıca, “İbn-i Mübarek”, “Humeyd bin Abdurrahman er Revasi”, “Veki bin Cerah” gibi bilginleri yetiştirmiştir.
Ali İbn-i Salih:
Veki bin Cerrah’ın ifadesine göre, Hasan’dan önce ölmüştür. Eseri yoktur.
Kaynaklar: (Emeviler dönemindeki bu "cinni"lerin adları aşağıdaki eserlerde yer almaktadır)
1– Muhammed Hamdi Yazır: Kur’anı Kerim Tefsiri (Cilt: 1, Sayfa: 673)
2– Doç. Dr. İsmail Karaçan ve ark : Hak Dini Kur’an Dili (Cilt: 2, Sayfa: 16)
3– Türkiye Gazetesi: İslam Alimleri Ansiklopedisi (Cilt: 2, Sayfa: 200)
4– Tezhib-üt Tezhib (Cilt: 2, Sayfa: 285)
5– Hilyet-ül Evliya (Cilt: 7, Sayfa: 327)
6– Tezkiret-ül Huffaz (Cilt: 1, Sayfa: 216)
7– El Alam (Cilt: 2, Sayfa: 193)
8– Fihrist (Sayfa: 178)
Abbasiler ve Buveyhiler dönemindekiler
Eb-ul Fethi Osman:
Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Alman Oryantalisti E. Probster’e göre, Hicri 300 ya da 320, Miladi 913 ya da 932 yıllarında Musul’da doğmuş ve 1002’de Bağdat’ta ölmüştür. Aslında, Türk olduğu halde, eserleri Arapça olduğundan, bir çok Türk bilim adamları gibi, “Araplaştırılmış Türk” anlamına gelen “Müstarep” sözcüğünün Batı dillerine yanlış olarak çevrilmesinden, Batı literatüründe Arap Filozofu, Arap Filologu olarak tanınır. Her şeyden önce, Sarf (Söz dizimi-Syntax) ile de meşgul olan bu zat, Tasrif (Flexional Languages) konusunda, zamanın en ulu bilgini olarak ünlenmiştir.
Basra ve Küfe dil okullarındaki düşünce ayrılıkları, Milattan sonraki 9.ncu yüzyılda Bağdat’ta kurulan bir dil okulu tarafından etimolojinin ilk temsilcisi kabul edilen bu İbn-i Cinni'nin, dile dair teorileri, felsefi bakımdan incelemesiyle uzlaştırıldı. (Bakınız: Meydan Larousse, Cilt: 1, Sayfa: 626) Ebu el-Farasi el-Fasavi’den ders almış ve hocasının ölümüne kadar, onunla beraber 40 yıl İran’da, kısmen Büveyhi hanedanının en kudretli rüknü ve bu hanedanın Halep kolunun kurucusu ve asıl adı Ebu el Hasan el Ali bin Abdullah Ebu-l Hayce bin Hemedan olup, tarihlere Seyf-el Devle (916-967) olarak geçen hükümdarın Halep’teki sarayında, İbn-i Bakiye Nasır-üd Devle zamanında ve İbn-i Mubata’nın vaizlik yaptığı yıllarda görev almıştır.
Kıbbet-ül Hattat adı ile de anılan Yakut el Müsta’semi (1173-1238)’nin Efkar-ül Hü-kema ve Kirab-ül Ahbar adlı eserinde, bu zatın, Seyf-üd Devle ile ondan sonra gelen Adud-ud Devle’nin yaptırdığı “Bimaristan-ı Adudi” adlı hastanede, iyi bir hekim olan Eb-ül Fereç (983-1043) ile birlikte bir çok öğrenciyi yetiştirdiği yazılıdır. Seyf-el Devle’nin ve onun ölümünden sonra da Adud-el Devle (936-983)’nin sarayında “Katib-el İnşa” görevini yapmıştır.
İsfahan’da iken İbn-i Sina ile karşılaşmış, onun Arapçasındaki yetersizliğini eleştirmiştir. Bu olay üzerine İbn-i Sina Arapça üzerine 3 yıl çalışmış, “Lisan-ül Arab” adlı kitabını yazmışsa da, ömrü yetmediğinden, bu kitap müsvedde halinde kalmıştır. Büyük Arap şairi El-Mutanabbi ile mülakatlarında, Arapçanın gramerine ait problemlerde uzun tartışmalarda bulunmuş, onun divanında şerh (açımlama) yazmıştır.
Eb-ul Fethi Osman'ın ünlü yapıtları:
1– Arapçada sesli ve sessiz harflere dair (Kitab Sirr-el Sınaa ve Esrar-el Belağa)
2– Arapçanın özelliklerine dair (Ki-tabel-Haşaiş fı ılm-ül usul el Arabiyye) İsveçli filolog J. Petersen’e göre, filolojiye dair bir çok eserinden başka, şiirleri de vardır.
Eb-ul Fethi Osman hakkında bilgi veren kaynaklar:
1– E. Probster-İbn-i Ginni’s Kitab al Muğteşap (Leipzig Semititische Studient, 1904)
2– O. Reschner-Studient Über İbn Ginni (Zeitsc Assyro 1909 23. 1. 54)
3– İbn-i Hallikan-Vafayat al Ayan (Nşr. Wüstenfeld.IV.Nr.423)
4– Yakut, İrşat al Arib (Gib.Mem) V, 15-32, eser, Sf: 29-32 J. Pedersen
5– G. Flügel-Die Grammatischen Schulen der Araber, Sf: 248-252
6– İslam Ansiklopedisi, Cilt: 5/2, Sayfa: 720
7– İslam Ansiklopedisi, Cilt: 1, Sayfa: 142-143
8– İslam Ansiklopedisi, Cilt: 8, Sayfa: 858-862
9– İslam Ansiklopedisi, Cilt: 10, Sayfa: 536-539
10– Meydan Larousse, Cilt: 4, Sayfa: 507-509
11– Meydan Larousse, Cilt: 6, Sayfa: 158
12– Encyclopedia Britannica First Publication 1768 Vol. 2, Page 915
13– Ana Britannica, Cilt: 1, Sayfa: 107
14– Ana Britannica, Cilt: 11, Sayfa: 438-439
Fethi Osman:
Hakkında pek fazla bilgi edinemedik.
Osmanlılar döneminde yaşayanlar
Koca İsmail:
Tımar sahibi ve derbentlik yapmıştır. Oğlu İsmail’in anlatılarına göre, Sultan 1. Abdülhamit (1774-1789)’in 1776’da çıkardığı bir fermanla, Kethüda İbrahim Nesim’in komutasında, Oğuzların Kargın koluna bağlı Yürüyen Aşireti yürükleri ile birlikte gittiği (1768-1770) Osmanlı-Rus Harbi’ndeki cesareti, yürekliliği ve yiğitliği ile tanınan kılınç sipahisi Koca İsmail’e, bugün dahi, Turgutlu’nun doğusunda “İsmailli” ya da “İsmailcik” adını taşıyan tımarına ek olarak, oğlu İsmail ile birlikte “Derbentlik” görevi eklenmiş. Bu dönem, 1776’da tarihimizdeki “Kapısız Leventler”in, yöremizde en azgın yıllarına uyar...
Koca İsmail’in doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. Kendisine bu görev verildiğinde, 35 yaşında imiş ve 78 yaşında ölmüş. Bu hesaba göre, 1741’de doğduğu ve 1819’da öldüğü kabul edilebilir. 3. Selim öldürüldüğünde (1807) 66 yaşında imiş. Kabakçı Mustafa ayaklanmasında İstanbul’da imiş. Orada gördüklerini anlattıkları, tarihsel kayıtlara uyuyor.
Tımar bağlanmasına ve Derbentlik görevi verilmesine ait “berat”lar, korunmak üzere saklandıkları, Rüştiye Mektebi Müdürlüğü’ndeki dolabında, Yunan’ın kaçarken ilçemizde çıkardığı genel yangında yanmış... İstanbul’daki Mevkufat kayıtlarının araştırılmasında da, bu kuyudatın, 1931 yılında Bulgaristan’a okkası üç kuruştan satılan eski Osmanlı evrakı ile birlikte zayi olduğu anlaşılmıştır. (Bu konu; 19 Mayıs 1931 günlü Son Posta Gazetesi, 24 Mayıs 1931 günlü Milliyet Gazetesi, 30 Mayıs 1931 günlü Vakit Gazetesi, Nizamettin Nazif’in 23 Mayıs 1931 tarihli Açık Söz Gazetesi’ndeki yazısı, Ahmet Kabaklı’nın Köprü Dergisi’nin Kasım 1982’deki yazısı, İbrahim Hakkı Konyalı’nın 15 Eylül 1993 günlü Türkiye Gazetesi anlatıları ile kanıtlanır.)
İsmail oğlu Mustafa Efendi:
1791’de doğmuş, 1868’de ölmüştür.
Mustafa oğlu Hüseyin Hoca:
1818 yılında Kasaba’nın Yayla mahallesinde doğmuş. 1893’de ölmüş. Turgutlu'da ilk Belediye Teşkilatı’nın kurulması dolayısıyla okunan Mevlid-i Şerif’in duasını yapmış.
Hüseyin oğlu Mehmet Efendi:
1839’da Yayla mahallesinde doğmuş. 1918 yılında öldü. Limoncu Camii’nin hafız ve vaizlerindendi.
Bütün bu anlatımlardan anlaşılacağı üzere, “Cinni”lerin yöremize, daha doğrusu Turgutlu’ya gelişi Celali İsyanları sonrasındaki gelişmeler doğrultusunda olmuştur. Celali İsyanları’ndan sonra, 17. Yüzyılın sonu ile 18. Yüzyılın başlarına rastlayan dönemde, baskınlardan korunmak için, tarihi surları onararak tahkim edilmiş bir yerleşim merkezi haline de gelen Turgutlu, “kasaba” statüsüne de ulaşmış, bu arada stratejik bir alanda yer alan bölgenin daha iyi korunabilmesi amacıyla, konumuna uygun bir yerde “Derbent Teşkilatı” da kurulmuştu. Bugünkü Derbent beldesinin yer aldığı yerde kurulan bu köye, Derbentlik görevine de “güvenilir” bir kimse olarak, kendisini kanıtlamış bir kılıç sipahisi olan, İbn-i Cinniler’den Koca İsmail atanmıştı.
Tanzimat döneminde tüm Osmanlı yönetimine ait olan topraklar üzerinde Derbentlik sistemi kaldırılınca, bundan sonra da “İbn-i Cinni”ler, Turgutlu’ya, ilçenin o dönemki Yayla mahallesine yerleşirler... “Derbentlik” sisteminin kaldırıldığı bu dönemde, Derbent görevlisi olan İbn-i Cinni Mustafa Bey’dir. Mustafa Bey, oğlu Hüseyin ve onun oğlu Mehmet ile birlikte Derbent’ten ayrılarak Turgutlu’ya yerleşince, izlerine ilk kez Emeviler döneminde ve Hemedan kentinde rastlanan İbn-i Cinni’lerin bundan sonraki serüveni, artık Turgutlu’da devam eder.
Devamı için tıklayınız: Cumhuriyet döneminde yaşayan Cinniler


.jpg)


.jpg)
.jpg)




