Şarkılar öksüz kaldı

Şarkılar öksüz kaldı

“Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın...”

Yukarıdaki sözlerin yer aldığı “Veda Busesi” dinlemeye doyamadığım, bıkmadığım şarkılardan biriydi. Yalnızca benim değil, on milyonlarca müziksever için de geçerli bu. Hele sanat güneşi Zeki Müren’den dinlemek, başlı başına büyük bir keyif olurdu... 

Ama bu şarkının nağmelerini bugün biraz da hüzün içinde dinlemeye başlar olduk. Bu şarkının bestekârı, bu kez "veda busesi"ni adına "ölüm" denen bir ayrılığa gönderdi çünkü. Üstat Yusuf Nalkesen, ardında 1000’den fazla eser bırakarak bu kez yaşama yolladığı son buse ile veda etti.

 

 

Resimde: Yusuf Nalkesen (sağda) 
mezun olduğu Turgutlu Lisesi'nin yıllar sonra 
düzenlediği
 "Eski mezunlar" etkinliği sırasında sınıf  arkadaşı Serrmet Zümbülcan'ın elinden onur plaketini alırken.

Değerli sanat adamı Yusuf Nalkesen, sanat dünyasından büyük bir yıldız gibi kayıp giderken, sanki sözleriyle can verdiği pek çok şeyi de öksüz bıraktı. Laletepe’deki o ağaç, adına şarkı bestelediği, sayesinde tüm ülkenin dilinde bir şarkının öznesi olmuş olan o ağaç eğer hala yaşıyorsa, yaşama şansı vermişsek, o da öksüz kaldı şimdi.

Tam bir doğa aşığıydı Yusuf Nalkesen. 1997 yılında, radyo müdürlüğü yaparken, kendisi ile bir söyleşi yapma fırsatım olmuştu. Bu söyleşi sırasında öğrenmiştim o gerçeği. “O ağacın altını şimdi anıyor musun” sözlerinin yer aldığı o şarkısında konu ettiği ağaç, kentimizde Laletepe olarak bilinen ve bir zamanlar mesire yerlerinden biri olarak kullanılan yerde, çocukluk yıllarında ailesiyle birlikte piknik yapmaya, liseli yıllarında ise arkadaşlarıyla kaçamak yapmak için gittikleri yerde gördüğü bir ağaçtı. Ağacın gövdesinde, muhtemelen çakı bıçağıyla kazınmış bir kalp içinde sevgililerin adlarının baş harflerinin yazılı olduğunu fark etmişti. İşte “O ağacın altını şimdi anıyor musun” adlı şarkısının sözlerini yazarken, bu ağacı anımsayıp, ondan esinlendiğini anlatmıştı.     

Yusuf Nalkesen’le ilk tanışmamız 15 yıl öncesine rastlar. Düzenlediğim bir şiir dinletisine davet etmiştim. Gelememişti ama, gelemediği için özür dileyecek kadar da nezaket kurallarına çok değer veren biriydi. 

Toplum olarak genel bir klasiğimizdir. Büyük ve değerli sanatçılarımızı genellikle gücendirir, küstürürüz. Yusuf Nalkesen için de böyle olmuştu bu.  Doğup büyüdüğü bu kente küsmüştü Nalkesen. Nedenini ise; kızı Ebru’nun nüfusu ile ilgili bir işlem sırasında, kendisine inanılmaz zorluklar yaşatılması olarak açıklamıştı. Yıllarca emek verdiği, hizmeti dokunduğu TRT’ye de gücenmişti. Nedeni; bazı eserlerini denetimden geçirmeyerek TRT’de yayınlamamasıydı. Vasiyetindeki, “Cenazemi TRT’nin önünden bile geçirmeyin” sözleri işte bu acı gerçeği yansıtır.

Birlikte yaptığımız söyleşi sırasında, bugünün sanat ve sanatçı anlayışına da sert bazı eleştiriler yapmıştı. Günümüzde her şeyin para ile ölçüldüğünü, sanatın da sanatçının da “her şeyin başı para” anlayışıyla iyice yozlaştırıldığını savunmuştu.

Günümüzde plak şirketlerince kar hırsı nedeniyle her gün bir yenisi daha piyasaya sürülen ve adeta gökten yağarcasına hayatımıza sürüsüyle sokulan bazı sanatçılar için “soytarı” deyimini kullanmıştı. Yusuf Nalkesen’e göre, sanatçılıkla uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan, ama plak şirketlerince hayatımıza zorla sokulan bu kimi şarlatanlar yüzünden sanat zevkimiz de adeta tacize uğramaktaydı. 

Şöylesi yaptığımız 1997 yıllında, özellikle “Günümüzde pop müzikte büyük bir patlama var” şeklinde magazin basınında yer alan bazı haber ve yorumlara ise müthiş tepkili ve öfkeli eleştirilerde bulunmuştu. “Eğer gerçekten bir patlama varsa, ben söyleyeyim asıl patlayanın ne olduğunu” demiş ve şöyle devam etmişti: “Sanatta yozlaşma ve soytarılaşma patladı. Bu yüzden artık sanatsallık ve gerçek anlamda sanatçılık ölmek üzere. Müthiş bir yozlaşma kapladı her şeyi. Değerler de bu yüzden bozulmaya başladı. Şimdi her şeyin başı para. Kaset piyasası para kazanabilmek için her gün piyasaya yeni bir kaset daha sürmek zorunda. Bu yüzden de her gün yeni birini sanatçı veya şarkıcı diye sokuyorlar hayatımıza…”

Yapılan bazı şarkı sözlerini de bu anlayışın bir uzantısı olarak nitelendiren Yusuf Nalkesen, “Bandır bandır ye beni, doyamazsın tadıma”, “Gömleğini pek sevdim, çıkar onu bebeğim, hadi bize gidelim”, “Sırf Cici babanın inadına sevişeceğim seninle”, “Bi yakalarsam… mucuk” vs. gibi sözlerin bir şarkıya asla söz olamayacağını, ancak umumi tuvalet duvarlarına yakışacağını savunmuştu. “Eğer müzik ruhun gıdasıdır deniyorsa, o zaman bu sözlerle beslenen ruhların nasıl olacağını kim umursuyor?” diye de sormuştu ardından. Bunda da o kadar haklıydı ki. Söyleşimiz sırasında anlattıklarını dinlerken, bizzat kendisinin “sanat güneşimiz” diye tanımladığı Zeki Müren’in de niçin çok uzun zaman (ölümüne kadar) televizyonlara çıkmamak için adeta direndiğini çok iyi anlayabilmiştim.

Türk sanat müziği çevrelerinde, gerek Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Emel Sayın gibi duayen sanatçılar ve gerekse diğer bestekarlarca "yüzyılın bestekarı" diye de tanımlanan Yusuf Nalkesen, bestelerini yaparken sözcüklerle adeta dans edercesine yapıyordu. Güfteleri yazarken de her sözcük üzerinde kılı kırk yararcasına duruyor, cümlede yer alan sözcüklerin birbiriyle bir uyum içinde olup olmadığına dikkat ediyor, her birinin birbiriyle bağlantısıyla birlikte bir duygu ritmi yaratabilmesine özen gösteriyordu.   

Kentimizin incirini çok sevdiğini ve özlediğini söylemişti. Birlikte yaptığımız o programın kasedini kendisine götürdüğümde, yanımda getirdiğim birkaç kilo incire ne kadar çok sevindiğini de anımsıyorum. 

Bugün (3 Ocak 2003) aldım, bu kez adına “ölüm” denen ebedi ayrılık için bir “veda busesi” gönderdiği haberini. Dolayısıyla yeni yıla acı bir haberle başlamak güzel olmadı... Ama... Kulaklarımda hala onun şarkılarının tadı var. Ellerini bir kaç kez sıkmış olmaktan dolayı kıvançlı olan avuçlarım ise onun avuçlarının sıcaklığını hala duyarcasına sızladı sanki, ölüm haberini duyar duymaz…. 

Bu nedenle yazımı da onun ünlü şarkısının bir sözünden bir esinlenme ile şöyle bitirmek istiyorum:  Güle güle büyük usta! Sensiz pek çok şarkı öksüz kaldı. Ama avuçlarımda hala sıcaklığın var inan, kulaklarımda da şarkılarının tadı..."

3 Ocak 2003


Yorumlar - Yorum Yaz