Edebi Yazılar 
Siyasi Yazılar 
Yeşil Yazılar 
Şiirler
Araştırmalar
Ekoloji 
Tarihten Sayfalar
Efsaneler
Kasaba Ezgileri 
Kızılderililer
Madımak
İz Bırakanlar
Not Defteri
Duvar
 Atatürk resimleri
 Atatürk gifleri
 Che Guevara
 Çizimlerim
 Gezi Parkı Direnişi
 Çaldağı videoları
 Che Guevara
 Nazım Hikmet
Videolar
 Şiir dinletisi
 Efsaneler
Müzik
 Yerli müzik
 Yabancı müzik
 Kızılderili müzikleri
Oyunlar
Satranç
Genel kültür
Stardoll
   Dost Siteler
  Yakamoz
  Çaldağı
 Tumblr
  Şiir Kenti
Düşünce Tarihi
  TEMA Vakfı
  EGEÇEP
Manidar
      Ziyaretçi Defteri
Kitap

Sivas'ın külleri

Sivas'ın külleri

Yeşil Amerikan tohumları

Anadolu toprağına ekilen yeşil Amerikan tohumları

Emperyalizmin "yeşil kuşak" projesi 1980'li yıllarda Türkiye'de de etki kurma çabası içine girdi. Bir taraftan da 24 Ocak kararları ile IMF tarafından ekonomik bir kıskaca alınmaya çalışılan Türkiye'de, böylece emperyalizm tarafından hem politik, hem de ekonomik kuşatma sürecine hız verilmişti. 12 Eylül darbesinin yapılışını General George'nin ağzından "Bizim çocuklar başardı!" şeklinde ABD Başkanına verilen bir müjdeyle kutlayan Amerika, "Amerikan yanlısı" bu darbenin ardından da darbeci generallerle ülkedeki anti-emperyalist muhalefeti sindirme, toplumun iç dinamiklerini iyice köreltmeye yönelik uygulamaların gerçekleştirilmesini sağlayacaktı. 

Daha sonraki sivil dönemde ise, bu kez Özal Hükümeti döneminde, "yeşil kuşak projesi"nin uygulanabilmesinin önü tam anlamıyla açılmıştı. IMF ile yapılan "stand by" anlaşması ve 24 Ocak kararlarının nihayet çıkartılmasıyla ekonominin kontrolü tam anlamıyla ele geçirilirken, Anadolu topraklarına da böylece yeşil Amerikan tohumları ekilircesine, "Türk-İslam sentezi" felsefesi ile de "yeşil kuşak projesi"nin ikinci aşamasına geçildi.

Bunun anlamı; dinci gurupların, tarikatların, laik cumhuriyet ile derin çelişkisi olan çevrelerin, kısacası karşı devrimci gurupların emperyalist güçlerce kollanıp daha da palazlanması ve güçlendirilmesinin sağlanmasıydı. Çünkü emperyalizmin asıl hedefine ulaşabilmek için doğası gereği işbirliği yapacağı en temel potansiyel, daima en gerici ve faşist çevrelerdir...

 
Yeni emperyalist kuşatma: "Küreselleşme"

"Soğuk savaş" yıllarında, karşısında alternatif güç olan sosyalist blokun varlığı nedeniyle "dünyanın tek hakimi" veya bir başka deyişle "dünyadaki tek egemen güç" olma hayalini bir türlü gerçekleştiremeyen emperyalizm, karşısında bir tehdit olan sosyalist sistemi kuşatıp zayıflatabilmek için uygulamaya koyduğu bir dizi proje içinde, "yeşil kuşak projesi"ni her zaman 'diri tutma' çabası içinde oldu. 

Sosyalist blok ülkelerindeki büyük ekonomik krizin ardından buralarda bir dizi ve zamandaş karşı devrimci ayaklanmaların yaşanmasının gerisinde de yine CIA eliyle yürütülen derin bir emperyalist girişim yer almaktadır. Sosyalist blokun dağılması ve çözülmesinin ardından da,  "yeşil kuşak projesi" bu kez "bir ara proje" olarak varlığını korudu. Çünkü, sosyalist blokun dağılması ve bir çok sosyalist ülkenin bunalımının alternatifi imiş gibi kapitalizmin canlandırılmasına yönelmesi, dünyayı tek kutuplu bir hale getirirken, sermaye düzeni veya vahşi kapitalizm de sanki "seçeneksiz, tek dünya düzeni" imiş gibi bir zafer kazandığını ilan etmeye hazırlanıyordu. 

Dolayısıyla, alternatifsiz kalan emperyalizm açısından, 1990'lı yılların başlarında böylece "sermaye düzeni ve vahşi kapitalizmi" tüm yeryüzüne hakim olacak şekilde "alternatifsiz tek sistem" diye dayatmak amacıyla adım atacağı sürece gelinmişti. Emperyalzm eliyle "yeni dünya düzeni" diye dayatılmak istenen politika, bu nedenle dünya uluslarına ve ezilen halklara "küreselleşme" adı altında yutturulmaya, dayatılmaya ve işbirlikçi iktidarlar aracılığıyla bu ad altında bir dizi ekonomik ve politik düzeyde "yeni yöntem ve projeler" denenmeye ve uygulatılmaya başlandı...

Sosyal ve toplumsal boyuttaki bir sonraki adım ise, ekilen yeşil tohumlarla filizlenmiş, kollanıp geliştirilmiş olan karşı devrimcilerin, daha da güçlendirilip iktidara kadar taşınmasının sağlanacağı koşulların geliştirilmesi ve yaratılmasıydı...

20. yüzyıl sona ermiş ve "milenyum" da denilen 21. yüzyıla işte böyle adım atmıştı dünya.
Bu yeni yüzyıla girerken, emperyalizm tarafından da "yeni dünya düzeni" adı altında, dünyadaki dengelerin yeniden, emperyalizmin amaç ve hedeflerine uygun bir şekilde düzenlenmesi süreci başlatılıyordu. Çünkü dünya artık tek kutuplu bir hale getirilmiş ve emperyalist sistem karşısındaki alternatif gücün dağılması nedeniyle kendisini daha engelsiz ve daha güçlü görmeye başlamış, her zamanki hayali olan "dünyanın tek egemen gücü" ve "dünyanın tek hakimi olma" hayalini gerçekleştirebileceği süreci geliştirebileceği koşullar yaratmanın önü açılmıştı.

 
Cumhuriyetin 70. Yılı ve karşı devrim için yakılan kıvılcım

İşte bu aşamada, önce 12 Eylül darbesi sayesinde anti-emperyalist muhalefetin slindir gibi ezilip, iç dinamikleri iyice köreltilen, ardından da Özal Hükümeti eliyle ekilen yeşil Amerikan tohumlarının iyice palazlandığı  Anadolu topraklarında, şeriatçı guruplar tarafından gerçekleştirilen katliamlar ve bir dizi suikastlar filizlenmeye ve akıl almaz gelişmeler yaşanmaya başladı. Özellikle de Cumhuriyetin 70 yılı olan 1993 yılı karşı devrimci güçlerin cumhuriyete yönelik saldırılarının arttığı bir yıl olacaktı. 

Bunun ilk işareti 1993 yılının daha ilk günlerinde, 24 Ocak günü Uğur Mumcu'nun bombalı bir suikast sonucu öldürülmesi oldu. Bu suikast, gelecekte daha büyük, ciddi ve korkunç olayların yaşanacağının sanki ilk habercisi, karşı devrimi harekete geçiren bir işaret fişeği imiş gibi hemen ardından giderek yeni cinayetleri getirdi. Bir çok aydın gazeteci, yazar, bilim adamı peşpeşe gelen suikastlerle yaşamını yitirdi. 

Ardından da, aynı yılın Temmuz ayında, 2 Temmuz'da karşı devrimci güçler Sivas'ta, düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında, içinde 150 aydın ve sanatçının bulunduğu Madımak Oteli yakarak 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan korkunç bir katliamı gerçekleştirdi. 

Bu katliam, tahrik edilmiş, kışkırtılmış kitleler tarafından gerçekleştirildi. 
Ancak asla kendini bilmeyen, kendini kaybetmiş bir avuç yobazın gerçekleştirdiği bir cinayet olarak tanımlanamaz. Çünkü her yönüyle, gerek olayın gerçekleşmesi öncesi gelişmeler ve gerekse gerçekleştiği an ve sonrasındaki gelişmelerle birlikte irdelendiğinde,
Sivas Katliamı'nin tam anlamıyla ve her açıdan iyice planlanmış ve hazırlanmış bir senaryonun ürünü olarak gerçekleştirildiği görülecektir.

Madımak Oteli
'nin etrafını kuşatan ve sayıları 15 bini bulan tahrik edilmiş ve kışkırtılmış kalabalığın attığı sloganlar ise gerçek niyetleri ve amaçlarını açıkça ortaya koymaktaydı: "Cumhuriyet Sivas'ta kuruldu Sivas'ta yıkılacak, "Kemalizm gidecek şeriat gelecek", "Kahrolsun kemalistler yaşasın şeriat", "Kemalistlere ölüm", Kahrolsun laiklik yaşasın şeriat" gibi sloganlar, katliamı gerçekleştirenlerce atılan sloganlardan sadece bir kaçı...

Sonuçta 150 aydın ve sanatçının bulunduğu Madımak Oteli'nin yakılması olayı, sadece kendini bilmez gerici, yobaz ve karşı devrimci grubun yarattığı bir katliam değil,
tam ve gerçek anlamıyla "cumhuriyetin kundaklanması" olayıdır.

2 Temmuz
günü yaşanan bu katliamı, 5 Temmuz günü ise bu kez Başbağlar Köyü'nde 33 kişinin öldürüldüğü bir başka katliam daha izledi. Ama bu katliam, doğal olarak bu kez senaryoya uygun şekilde (belki de geçmişteki Maraş ve Çorum katliamlarındaki gibi gelişmeleri tetiklemesi amaçlandığı için) Madımak Oteli yakan guruplarla karşıt görüşte olan bir başka yasadışı sol bir örgütün üzerine yıkıldı...

 
Tarihin kara utancı: Asla unutulmayacak bir katliam... 
Asla unutulmayacak roller ve unutulmayacak sözler...

2 Temmuz'da Sivas'ta Madımak Oteli'nin yakılmasıyla gerçekleştirilen katliamla ilgili tüm gerçekler ve ayrıntılar, sadece bir tek şeyi göstermekte ve kanıtlamaktadır: 
Bu yangını başlatan kıvılcım, karşı devrimci bir senaryoyu harekete geçiren kıvılcımdır ve planlı, programlı şekilde hazırlanmış bir senaryonun ürünüdür. 

Yangını başlatan kıvılcım, "yeşil kuşak projesi" içinde parlatılan, Sivas'ın kendine özgü koşullarından yararlanılarak çakılan ve cumhuriyetin kundaklanması amacına yönelik,  karşı devrimci bir prova için alevlendirilen bir kıvılcımdır.

Ortada böyle bir senaryo varsa, doğal olarak her oyuncuya da senaryo gereği uygun roller düşmüştür. Dönem, cumhuriyet tarihimizde Demirel'in cumhurbaşkanı ve onun "manevi kızı" olarak tanımlanan Tansu Çiller'in de başbakan olarak Demirel'in partisinin başında iktidar olduğu "Çiller Hükümeti" veya "DYP İktidarı" dönemidir. Bu dönem, bir başka emperyalist ekonomik kuşatma, IMF dayatmasıyla "5 Nisan" kararlarının gerçekleştirildiği emperyalist ekonomik kuşatma dönemidir.

İşte "tarihin kara utancı" diye tanımlanacak ve tarihimizde her zaman "kara bir leke" olarak kalacak, asla unutulmaması gereken "Sivas Katliamı"nın gerçekleştirildiği bu dönemde, asla unutulmayacak düzeyde ve derecede sorumluluk sahibi olanlar ve asla unutulmayacak roller, asla unutulmayacak sözler:

Süleyman Demirel (Dönemin Cumhurbaşkanı) :
"Güvenlik güçleri ile halkı karşı karşıya getirmem..." 
Bu sözüyle Madımak Oteli yakan gurubu "kışkırtılmış, tahrik edilmiş taşkın bir kalabalık" veya "bir terörist  gurup" olarak değil "halk" olarak tanımlarken, öte yandan da olaylara asker ve polisin müdahele etmesini engellemiştir. Böylece katliamın da gerçekleştirilmesinin ortamı oluşmuştur.

Tansu Çiller (Dönemin Başbakanı, Demirel'in manevi kızı ve DYP Genel Başkanı) :
Madımak Oteli'nin yakılması ve 37 kişinin ölümünden sonra söylediği "Çok şükür, otel dışındaki halkımızın burnu dahi kanamamış ve zarar görmemişlerdir" şeklindeki insanın kanını donduran sözleri hâlâ hafızalarda ve unutulmadı!...

Temel Karamollaoğlu (Dönemin RP'li Sivas Belediye Başkanı):
Olaylarda daima ön planda olan Sivas'taki yerel yönetici. Madımak Oteli'ni kuşatan gözü dönmüş kalabalığı yatıştırıp dağıtması beklenirken, "Şunların ruhuna fatiha okuyalım" sözleriyle kışkırtıcılık yaptı. Olayların bitmesinden sonra ise, katliamı gerçekleştirenlerin dağıtılması ve sakinleştirilmesi işini "Gazanız mübarek olsun!" sözleriyle yaptı. 

Madımak Oteli
yangınından önce otel çevresinde bizzat belediye tarafından başlatılmış olan Fen işleri çalışmalarının, burada bir katliam yapılabilmesine hizmet edecek türden çalışmalar olduğu ve bir katliamın alt yapısının hazırlanması niteliğinde otel çevresinin adeta ablukaya alındığı, oteldekilerin böyle bir olay sırasında rahatlıkla kaçıp kurtulamayacakları bir ortamın bu çalışmalar sayesinde yaratıldığı bugün net bir şekilde biliniyor.

Sivas'ın o dönemde RP'den Belediye Başkanı olan Karamollaoğlu, daha sonra ise RP'den milletvekili olarak TBMM'ye girdi ve dokunulmazlık kazandı. Ve sanık olarak da hiç yargılanmadı.

Şevket Kazan (RP Genel Başkan Yardımcısı ve sonraki hükümette Adalet Bakanı):
Erbakan'dan sonra RP'nin 2 numaralı adamı. Hükümet ortağı olan RP'nin Genel Başkan yardımcılarından biri olarak, Sivas Katliamı sonrası katliamı gerçekleştiren güçleri ve Sivas Belediye Başkanı Karamollaoğlu'nu en çok savunan isim oldu. 

Katliamı gerçekleştirenleri sadece "tahriklere kapılmış bir gurup" olarak tanımlayıp, olayların çıkmasına neden olan ve halkı tahrik eden kişi olarak Aziz Nesin'i hedef göstererek, olaydaki asıl gerçekleri ve suçluları saklamaya, olay hakkında kamuoyunun kafasını bulandırmaya çalıştı. 
Sivas olaylarının ardından gelen ve Erbakan'ın başbakan, Çiller'in de başbakan yardımcısı olarak yer aldığı hükümette, Adalet Bakanı oldu. Adalet Bakanı iken, "Bunlar bizim çocuklarımız" diyerek, Sivas Davası sanıklarının ücretsiz ve gönüllü avukatlığını yaptı, Bakanlık makam aracıyla kendilerini cezaevinde ziyarete gitti, dava aşamasında sanıkları sürekli olarak kolladı, korudu, pek çoğunun ailelerinin bulunduğu yerlerdeki cezaevlerine sevkedilmesine sağladı. (Bu aynı dönemde ise bazı cezaevlerinde sol ve devrimci tutuklulara yönelik baskılar ve sindirme operasyonları yürütülüyordu. Pek çok sol ve devrimci tutuklu bu operasyonlarda, bir çoğu da ölüm oruçlarında yaşamını yitirdi...)

Cafer Erçakmak (Sivas RP'li Belediye Meclis Üyesi):
Sivas Katliamı'nda başrollerden birini oynayan ve davada 1 numaralı sanık olarak yer alan Cafer Erçakmak, olayın hemen ardından ortadan kayboldu ve bugüne kadar hiç bir şekilde bulunamadı. Aslında Erçakmak'ın yakalanması ve bulunması için de hiç bir hukuki işlem yapılmadı. Davanın sadece ilk iddianamesinde yer aldı. Hakkında hiç bir zaman etkin bir araştırma ve soruşturma yapılmadı. 

Şimdi ise davadaki 1 numaralı sanık Erçakmak, bu olaydan kurtarılmak isteniyor.
Madımak Oteli'ndeki yangın sırasında baş tahrikçi olan, İtfaiyenin merdivenlerinden dışarıya çıkarılarak kurtarılmak istenen Aziz Nesin'in dışarı çıkmasına engel olmaya çalışan ve gözü dönmüş kalabalığa dönüp "asıl öldürülmesi gereken kişinin Aziz Nesin olduğu"nu söyleyen, olay sonrası bütün gazetelerde ve olayı kamerayla yansıtan tüm görüntülerde görünen Cafer Erçakmak, ne hikmetse 15 yıldır bulunamadığı gibi, şimdi de AKP iktidarı döneminde yeni bir safhaya giren Sivas Katliamı Davası'ndan, zaman aşımına uğratılarak kurtarılmaya ve dava dosyasından çıkarılmaya çalışılıyor...
 

Önceki yazı:  Bir yanımız var ki öldüremezsiniz!  

 
 
        Mustafa Kemal
M. Kemal Atatürk
  Atatürk'ün soyağacı
 Kırmızı Hafızlar ailesi
  Akıncı torunu Mustafa
        Maden Dosyası
  Yeşil cennete tehdit
 Çaldağı bizimdir!
  Vahşi madencilik
  Yüzyılın dalgası
   Che Guevara
Ernesto Che Guevara
  Hayatı ve eserleri
BM konuşması
  Videolar
   Kızılderililer
Kızılderililer Sayfası
  Tarihleri
 Yaşamları
 Müzikleri
  Videolar
Gerenimo
 Seattle'in mektubu
     Misafir Kalem

Eğitimci şair-yazar

A. Yavasli

Aydoğan Yavaşlı