Memleket nasıl kurtulur?

 

— N’olacak bu memleketin hali?
Memleket dediğimiz, tabii ki
Türkiye Cumhuriyeti. Hepimizin yurttaşı olduğu memleket.

— Yav, nolcek bu memleketin hali?
Kendimi bildim bileli, 30-40 yıldır her yerde duyarım bu sözü. Sağda, solda, ortada. Çarşıda, tarlada, berberde, bakkalda, manavda, kahvede, hatta deniz ortasında bile. 

Halkımızın en klasik, popüler yurtseverlik davranışıdır bu soru. Bu sorunun altında öyle sırlar gizli ki. 

Düzen bozuktur ve bu yüzden de dert hep geçim derdi ya, ülke gündemi halkımıza hep bunu sordurur, hayatı ve kendisine yaşatılanları bu soruyla sorgulamaya çalışır: 
— Ya ne olacak memleketin bu hali arkadaş ya?

Mesela bir köşebaşında fısır fısır konuşan iki kişi gördünüz mü, bilin ki, ekonominin nasıl düzebileceğine ilişkin formülleri tartıyorlardır. Ya da bir sandalye üzerinde oturmuş kara kara düşünen birini görürseniz, onun da aynı konuda kafa yorduğunu anlamalısınız (!)

Mutlaka hepsinin de kafasında kendine göre bir "memleketi kurtarma formülü" vardır. 
Hepsi de memleket kurtarma üstadıdır. Zamanında taaaaaa Viyana kapılarına kadar dayanmış Osmanlıların torunlarıdırlar ne de olsa. 
Aslında hepsi de memleketi bi güzel kurtaracaklar ama... 
Ama... Bırakmıyorlar ki!... 

Örneğin; az önce önünden geçtiğim şu manav. Sandalyesinin üzerinde derin derin düşünüyor. 
Yanındaki diğer esnaf, daha geçenlerde tansiyonu fena yükselmiş, bir hayli korkutmuş yanıbaşındaki diğer esnaf dostlarını. Hep geçim derdi, dolaylı olarak memleket meseleleri işte (!)
Sonra onun yanındaki kasap. Onun yanındaki aşçı. Beri taraftaki eczacı. Yanındaki züccaciyeci... Kahveci... Veya öte taraftaki fırıncı. Onun karşısındaki marketçi. Hemen yanındaki tamirci. Hatta şu ayakkabı boyacısı bile. Biliyorum, onun da işleri kesat bugünlerde. Tüm esnaf kan ağlıyor çünkü. 

Örneğin, alış veriş ettiğim bir esnaf, “Hayırlı işler” deyip girdikten sonra “İşler nasıl” soruma,
Sorma hocam, bombok! deyivermişti. 
Sonra da “Nereden bunlara oy verdim” dedi biraz da utana sıkıla ve ekledi,  “Hay ellerim kırılaydı… 
Tam ben “Hoppala, bu da nerden çıktı şimdi?” diyecektim ki, zemberekten boşanmış gibi sıralamaya başladı:
— Ama kabahat bizde. Memleket bu hale geldi diye ne kızıyoruz ki? Hepsini seçen biziz, kimseye kızma hakkımız yok!

İçimden, “İşte örnek bir vatandaş!” diye düşündüm. Hala devletine, hükümetine toz kondurmuyor! Bizi yönetenler de hep böyle vatandaş ister zaten. Ağlatsalar bile, asla onlara kızmayacak türden. Zaten devletine, yöneticilerine “baba” diyen vatandaş tipi bizden başka hiçbir ülkede yoktur.

Ama araya giren komşusu, daha yaşlı olan esnaf, işi biraz bozacak gibi göründü: 
 — Yahu bir kere de bunları deneyelim dedik. Öteki hırsızlardan kurtulmak için, şöyle alnı secdeye değen biri gelsin dedik, fena mı yaptık? diye lafa karışıverdi. 
İlk konuşan esnaf, çattı yaşlı olana: 
 — İyi halt ettik! Bunlar öncekilerden beter. Birinin çocuğu gemi aldı, birininki mısır tüccarı oldu, kimilerininki holding sahibi. Bunlar da çalıyor, satıp savdıkları yetmiyor da... Bunlar daha yaman hırsız.
Diğer esnaf, kendi oyunu savunmaya çalışırken, biraz da kendisinin daha yaşlı olmasının verdiği mağrur bir tavır takınıp,  genç olana kendince bir hayat dersi vermeye çalıştı: 
— Eeee, hırsızın hakkından ancak yavuz hırsız gelir!
Elimde olmadan kahkahayı patlattım, içimden “Ne hayat dersi ama?” diye düşünüp.

Her ikisine iyi akşamlar dileyip ayrıldım sonra. Ağzımı açıp da bir şeyler söylemeye kalksam, biliyorum, bu saatte kolay kolay bırakmayacaklar. Bu yüzden, hemen sıvışmıştım oradan.
İşte bizim vatandaşımız böyle, oyunu bir bilinç üzerine, bilinçli bir tercihle değil, deneme-yanılma usulünce ve alışkanlıklarının yönlendirişine göre kullanıyor. 

Bana kalırsa, “memleket nasıl kurtulur”dan önce bu bezgin, saf halkın kendi içinde bulunduğu gaflet ve aymazlıktan kurtulması gerekli. Gözlerini böylece açtıktan sonra da, kendilerine hep hırsızları iktidara taşıtan o bazı zihniyetleri artık tarihin çöplüğüne atmalılar mesela..

Caddeye çıktığımda ise, elimde olmadan “memleket nasıl kurtulur”u düşünmeye başladığımı farkettim ben de. Eee, ne de olsa bulaşıcı bir konuydu bu.
Bu yüzden, sigara almak için uğradığım yolumun üstündeki marketçiye, paramın üstünü alıp da uzaklaşmadan önce, durduk yerde: 
— Biz galiba ya seçmesini bilmiyoruz, ya da istediğimizi seçemiyoruz, değil mi? diye soruvermiştim. 
Marketçi ise  “akşam akşam ne diyor bu herif yahu?” dercesine önce aptal aptal suratıma bakıp, ağzından şaşkın bir “Ha?” sesi çıkardı. 
İşte o zaman anladım ki, marketçi de rutin ve donuk hareketlerle sigaramı raftan alıp uzatırken, memleketin nasıl düzeleceğine ilişkin kafasında bir başka formülü tartıyordu. Paramın üstünü iki defa yanlış vermesinden anlamıştım bunu. Onun da işleri bir süredir kesat gidiyordu zaten. N’apsın?

Sigaramı cebime koyup uzaklaşırken de şöyle düşünüyordum:
“Yahu, bu memleketi bu kadar çok düşünen bu kadar çok insan varken, bu memleketin sırtı hiç yere gelir mi?” 

Ama… Alış veriş için girdiğim dükkanda tesadüfen karşılaştığım bir başka esnaf vatandaş, bu düşüncelerimi dağıttı biraz. 
Daha selamlaşmamız yeni bitmişti ki, birdenbire,
 
— Ben,
dedi, bu işi çözdüm.
İçimden “Vay!” diye sevinçli bir hayranlık nidası yükseldi o anda.
Nasıl sevinmem? Demek sonunda ekonomi düzelecek, memlekette herşey süt liman olacak. 
Yani tam da alnından öpülecek adammış meğer karşımdaki. 
Dayanamayıp hemen sordum, 
— Peki nasıl?
Heyecanlı bir şekilde anlatmaya başladı: 
— Bak mesela, telefonuna şu sayıları arka arkaya birkaç defa yazıp, sonra da “Yes” tuşuna bastın mı, dinlenip dinlenmediğini anlıyabiliyorsun… 
Beklemediğim bu cevapla biraz da düş kırıklığına uğradım tabii. 
Demek ki ekonomi biraz daha kötü seyredecek, memleketin nasıl düzeleceğine ilişkin formül daha biraz bekleyecekti. Yani memleket kurtarma işi yine rötar yapıyordu bu durumda.
Düş kırıklığımı dışa vuran bir “Haaaaa, öyle miiiii?” sesi çıktı ağzımdan. 
İçimi de bir burukluk kapladı. Sahi, bir de böyle bir gerçeğimiz de vardı, değil mi? 
Ama bulduğu çözüme o kadar inanmış, o kadar emin bir hali vardı ki, sormadan duramadım tabii:
— Yani ne oldu, dinleniyor musun peki?
Biraz durakladıktan sonra, yüzünde ciddi bir ifade belirdi, biraz da kaygılı şekilde  
— Belki de oldu cevabı. 
Kendisini biraz sakinleştirmek amacıyla, şaka yapmayı denedim,
 
— Seni gidi seni, yoksa ‘memleketin hali’ filan gibi zararlı fikirler mi taşıyorsun kafanda?

Gülüştük sonra biraz. Ama ben muzipliği bir kez ele aldım ya, hemen bırakmadım. Ve ekledim,
— 80 yaşında ihtiyarlardan bile darbe yapacak diye şüpheleniyorlar be adam. Senin maşallah gücün kuvvetin yerinde, hani taşı sıksan suyunu çıkartırsın. Senin darbe yapmandan şüphelenmeyecekler de kimden şüphelenecekler?
Gülüşmelerimiz kahkahaya dönüştü.


Ama ayrıldıktan sonra ise, içime kurt düştü. 
Adamı rahatlatayım derken, acaba daha da paranoyak bir hale mi getirmiştim? 
Bir an İçişleri Bakanının “Dinlenmeleri engellemek mümkün değil, dinlenmek istemiyorsanız, o zaman çok fazla konuşmayacaksınız” şeklinde topluma verdiği o garip tavsiyeyi (!) hatırlamıştım. 

Yaşadığımız gerçekler nedeniyle son birkaç yıldır iyice paranoyak bir yapı oluşmuştu memlekette. 
Bir yandan işsizlik, bir yandan yoksulluk, geçim derdi ve üstüne bir de bu dar ufuklu, kapasitesiz liderlerin yarattığı siyasetteki gerilim, ülkeyi de, toplumu da bu kadar germiş, bu hale getirmişti işte. 

* * *
Adım gibi eminim, sizin de memleketi kurtarma konusunda mutlaka bir formülünüz var.
Peki, sizce bu memleket nasıl kurtulur?

* * *

Bence bu yazı böyle daha çooooooook uzayıp, devam eder, gider...

28 Kasım 2008        



0 Yorum - Yorum Yaz