Düşünüyorum da... bu durumda düşünemiyorum!

Düşünüyorum da...
Bu durumda düşünemiyorum!

Uygarlık tarihinin bugüne kadar öğrettiklerinden hareketle, insanların iki temel ihtiyacından söz etmek yanlış olmaz.
İnsan; maddi ve fiziksel bir varlık olarak, yaşamını rahat ve güvenli bir ortamda sürdürmek ve manevi-ruhsal bir varlık olarak da başkaları tarafından saygı ve itibar görmek ister. 
Özgürlük ise bu ikinci alana ait ihtiyaçların en başta geleni.

Öte yandan, düşünce özgürlüğü ve onun mantıksal-psikolojik dışa vurumculuğu olan ifade ve propaganda özgürlükleri de, genel olarak özgürlüğün en doğal parçası, hatta onun hareket noktası.

Düşünce özgürlüğüne, genel olarak kimsenin itiraz etmemesi gerekir. Asıl itiraz, düşüncenin ifade edilmesiyle başlayan süreçte ortaya çıkıyor. İfade edilen düşünce, eğer ülkenin bozuk düzenini ve sistemi sorgulayarak yargılayıp, ardından da suçlamalara geçerek alternatifler de sunmaya kadar uzanıyorsa, birilerince hemen "tehlikeli" ve "zararlı" ilan ediliveriyor. Hemen ardından da ifade özgürlüğünün kısıtlanması, düşünceye vurulan prangalar vesaire gibi yaptırımlar, karanlığın gardiyanı oluveriyor... 

Düşüncelerini sözlü ya da yazılı dile getirdiği için pek çok aydının bugüne dek ağır cezalara çarptırıldığı Türkiye'de sorun son derece de ciddi aslında.

Bir yanda insan, insan olarak özgür düşünmek,
düşüncelerini özgürce ifade edebilmek istemekte, öte yanda da demokrasi özürlü devlet yapısı nedeniyle sistemi sorgulayan ve yargılayan düşünceler zararlı ve tehlikeli ilan edilmekte...

Üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntı gözden kaçırılıyor burada tabii ki.
Düşünce özgürlüğünün sınırsız olması talebi, sorumsuz olması talebini içermez. Düşüncenin özgür olması demek, bizim irademiz, aklımız, vicdanımız ve sağduyumuzdan bağımsız kalması anlamına gelmez. Eyleme geçmek isteyen düşünce, eyleme dönüşme olanağına da, hakkına da sahip olmalıdır. Ama eylem özgürlüğü, düşünce özgürlüğü gibi sınırsız kalamaz.

Oysa bir aydının eylemi, yalnızca düşüncelerini sınırsızca ifade edebilme özgürlüğünü arayıştan öteye geçemedi şimdiye kadar. Buna karşın, pek çoğunun demirparmaklıklar ardında bir yaşama mahkum bırakılması ne kadar utanç verici!  Bu durumda manzara, düşünceye vurulan prangayı, düşünen insana yaşatılan dramı gösteriyor bizde.

Bir dönem yayın hayatında bulunan Yeniyüzyıl Gazetesi'nde 25 Temmuz 1998 tarihinde yer alan "Aydının silahı düşüncesidir" başlıklı haberden küçük bir bölüm aktarmak istiyorum. Haberde, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Başkanı Dr. Bilal Kartal, "Aydının düşünce açıklamasının kınanması ve sınırlandırılması, onun yok olması sonucunu doğurur" diyor. Ve "aydın" tanımına da şöyle bir açıklama getiriyor: "Bir terörist belli bir amaca varmak için silah kullanabilir. Ancak aydının silahı düşüncesidir. O, bir fikir savaşçısıdır. Aydın kişi, tam ve gerçek anlamda tarafsızdır..."

Bu sözler dönemin Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Başkanına ait. Ve sözlerin satır aralarında da "düşünce suçu" kavramına bir eleştiri ve devletin katı tutumuna karşı bir kınama yattığı da görülebiliyor.

Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin 21. yüzyıla cezaevlerinde "düşünce suçluları ordusu" yaratmış bir ayıplı ülke olarak girmesini içime sindiremiyorum. 

Günümüzde ise yeni bir şey daha çıktı, bütün bu dertler yetmezmiş gibi. Ya iktidardan yana olup, kendilerine "ram" olacaksınız, ya da siz de bir gün Ergenekon veya şimdilerdeyse FETÖ üyesi olmakla filan suçlanabilirsiniz.... Öyle görülüyor ki, ampul gecenin sembolü olmaya devam ediyor doğal olarak. 

Gündüzlerimiz bile ne kadar karanlık... 
Gündüzlerimiz bir mum ışığına hasret...
Ağla sevgili yurdum!

27 Eylül 2008     Güncelleme: 10 Aralık 2016
 

Yorumlar - Yorum Yaz